
Bazı hayallerin son kullanma tarihi yoktur ama bazılarını tam vaktinde yaşamak gerekir. Belki de 18 yaşımdan bu yana her daim “bir gün yapacağım” diyerek beklediğim bir geziydi Balkan Turu. Trakyalı oluşumun da verdiği sınırın ötesini merak, beraberinde balkan kültürüne yarı aşinalık bu beklentiyi daha da körükledi. Sonunda 30 olmadan evvelinde bunu başarabildim 😅 25’den önceki 25 listemde de, tüm hayallerimde de bu tur vardı. Henüz yeni eve döndüm, her şeyi notladım ve sizler için notlarımı, hafızamı ve makinemde çektiklerimi nakşetmekten mutluluk duyuyorum. Bu yazımda ilk kez sesli bir gönderiyi de import etmeyi deneyeceğim. Eğer başarılı olabilirsem, dilerseniz podcast tarzında da dinleyebilirsiniz 😇
İlk Notlar : Sıcağı Sıcağına Aklımdan Geçenler
Balkan ülkelerinde gezmeye başlamadan öncesinde iner inmez Bosna Hersek yeşilliğini görünce şaşırmaya başladım. Zira bu yeşillik, bizim Karadeniz bölgesinden bile fazlaydı diyebilirim. Yeşilin tonu bile farklı. Tabii ki memleketimi yermeyi sevmiyorum ancak gerçekten insan orada gezerken yaşadığını anlıyor.
Hani hayatımızın çok stresli veya problemli dönemlerinde “ömrümden ömür gitti” diye bir tabir kullanırız ya… Bu tur için de ben tam tersini söyleyebilirim; burada insanın ömrü uzar 😇 Diğer pek çok turu da çok sevmiştim ancak bu kadar araştırma yapıp, yıllarca bekleyip ardından gittiğim başka bir tur olmadı. Bunun üzerine doğal olarak tur biteceği zaman üzerime bir hüzün çöktü diyebilirim.
Bir de eğer ki Kiril alfabesi bilip giderseniz, en azından önünden geçtiğiniz yapıların ne olduklarını çok rahat çıkarabilirsiniz. Çoğu tabelada hem kiril hem de latince hali olsa da; bazı binalarda sadece girişinde yazı var. Hem Bulgarca pratik yapmak hem de çat pat tekrarlamak adına güzel bir gezi oldu 😄
Ben gitmeden evvel epey bir araştırma yaptım. YouTube üzerinde çok fazla kaynak var ancak yazılı kaynak bulmak çok çok zor. Ben de gitmeden evvelinde merak ettiklerimi listeledim. “Döndüğümde tüm bunların yanıtlarını detaylıca yazacağım” demiştim. Onları da yazımın en sonunda bulabilirsiniz.
Balkan Turu İçin Hangi Tur Firması?
Aslında sürecin bu kadar uzamasının baş sebeplerinden biri de çok fazla tur şirketi olması. Her tur firmasının fiyatlandırması farklılık gösteriyor. Zaten sağolsun sosyal medya topladığı çerezlerle sayesinde 1 kez arama yaptığınızda günlerce benzer reklamlar gösteriyor 😂
Siz hangi firmadan alırsanız alın, balkan turlarını yurtdışında düzenleme yetkisi sadece 1 firmada. Bu sebeple aynı uçakta ve otobüste seyahat edip, aynı hotellerde konakladığınız insanlarla farklı tur firmalarından farklı fiyatlarla alım yapmış olmanız mümkün. Örneğin benim bulduğum tur 499€ idi. Ancak katılan farklı bir arkadaş farklı bir firmada buna 650€ civarında ödemiş.
Programları araştırma esnasında programların neredeyse birebir olduğunu görebilirsiniz. Bunun temel sebebi bahsettiğim tek firmanın hazırlaması. Türkiyede yetkili kıldığı birden fazla acente paketleri satıp, toplu biçimde turistleri gönderiyor. Gerisini firma kendisi hallediyor.
Burada bazen son dakika iptallerini yakalayanlar veya tur firmasının insiyatif alıp kendi rehberini vs. temin temesi neticesinde düzenlediği turlar oldukça uygun oluyor. Ama fiyatlar genel itibariyle 450€ ile başlayıp 950€ ya kadar gidiyor.
Alacağınız firmaya ait mutlaka TÜRSAB yetki belgesini sorgulamanızı öneririm. Şahsen ben, İnstagram gönderisi üzerinden Otur ile konuştum. Canlı destekte, telefonda, Whatsapp üzerinde devamlı olarak aynı isimli bir personelle görüşünce işkillendim. Ancak fiyatı riske değer olduğundan “deneyelim bakalım” düşüncesiyle turu satın aldım 😂
Tur Paketlerinde Dikkat Edilecekler
Burada her turda başımıza gelebilecek olan “ekstra ücretler” kısmına dikkat çekmek istiyorum. Bazı paketler 8 gün 6 ülke, bazı paketler ise 8 gün 5 ülke şeklinde. Burada çıkarılan ülke genelde Kosova oluyor. Sırbistan ile arasında oluşan gerginlik dolayısıyla Sırp gümrüğünden giriş çıkışlarda problem yaşandığını çokça kez duydum.
Aynı zamanda rotalar genel olarak bir o harfi oluşturacak şekilde çiziliyor. Bu o harfini çizerken Sırbistan ile Kosova arasında yaşanan gerginlikler nedeniyle problem yaşanabiliyor ( ki Kosovaya uğramadan bile yeterince problem yarattılar sağolsunlar ) bir de aralarında yaklaşık 6 saat kadar bir karayolu mesafesi var. Genel anlamda bir otoban düzeni olmadığındna bu mesafeler çok bunaltıcı olabiliyor. Bir de tabi Avrupa tarafında işçilerin çalışma saatlerine çok dikkat edildiği için, otobüs şoförünün de belli saatler aralığında yaklaşık 30 dakika mola yapması gerekiyor. Hepsi toplandığında da sizden aldıkları, kattıklarından çok daha fazla 😂
Yurtdışına çıkışta bir seyahat sigortası isteniyor. Bu sigorta çok pahalı bir şey değil ancak evrak işleriyle uğraşmamak adına bu turunuza dahil olursa daha rahat edersiniz.
Balkan gecesi, balkan turlarının olmazsa olmazlarından. Çok çok farklı değil ancak genel anlamda tur grubuyla kaynaşmak, biraz kurtları dağıtmak ve geleneksel köfteyi denemek için güzel bir ekstra. Bunun da dahil olması turun keyfini arttırıcı bir unsur.
Şehir giriş vergileri denen bir ibare var. Benim gördüğüm kadarıyla bu durum yalnızca Kotor’a girişte faydalandığımız bir şey oldu. Tabi ne kadar bir tutar kâr ettik bilmiyorum ancak bunun da belirtilmesi faydalı olacaktır.
Bunun dışında Mostar turu, St. Naum turu, Ohrid tekne gezisi ekstra ücrete tabi turlarımız oldu. İlaveten Bosna Hersek umut tünelleri de seçenekler arasındaydı ancak son güne çok sıkışık bir program olmasını grupta kimse istemedi. Bu yazımın devamında muhtemelen buna da değineceğim.
Seçilen turda belli başlı şehirlerin olması gerçekten çok önemli. Bazı turlar hem şehir hem ülke sayısını artırmak adını indi-bindi şeklinde tur yaptırıyor. Bu konuda çok fazla serbest zaman bulabildiğimiz programımız beni son derece memnun etti diyebilirim.
Gezinin Başrolü : Rehber ve Meslek Aşkı
Tabii ki her rehber çok uzun bir süreçten geçerek bu mesleği seçiyor. Her birinin yetkinlikleri apayrı, bunu tartışamam. Ancak daha önce yurtiçi yaptığım bir kaç turda rehberleri görme fırsatım oldu. Datça Badem Çiçeği Festivali rehberimiz öylesine iyiydi ki; o bölgeyi sindire sindire çok kısa sürede çok güzel şekilde öğrenmiştim. Genel kültür anlamında çok güzel şeyler katmıştı.
Ancak Karadeniz Turu rehberimiz bunun öylesine zıttı biriydi ki… Emeklerine saygım tabii ki belirttiğim gibi sonsuz. Belki o hafta kafası dalgındı vs. Ancak ne olursa olsun sürekli olarak araştırmak, sürekli bir şeyler karıştırmak zorunda kalmıştım. Hatta iş öyle bir noktaya varmıştı ki; diğer rehberlerin anlattığı ne varsa “öyle bir şey yok ya hurafe” diyerek geçiyorduk 😅
Bu sefer benzer bir riski almamak adına mümkün mertebe her şehrin kısa kısa özetlerini çıkardım. Hatta fırsatını bulabilirsem onları tek PDF toplayıp buraya yükleyeceğim. Hatta turda gittiğimiz yerlere iyice anlayabilmek adına Osmanlı – Balkan Savaşları kısmına da şöyle bir göz gezdirdim. Ancak işten çok fazla vakit bulamadığım için bir kaç notla bunu atladım.
Balkan turu rehberimiz Züleyha Abla ( Hanım demek istiyorum ancak öylesine sıcak kanlı ki, tam bir balkan kızçesi 😍 ) idi. Eşi de ona eşlik etmişti, maşallah çok keyifli bir ikiliydiler 🧿❤ Kendisi Boşnak göçmeni bir aileden olduğu için, yöreye oldukça hakimdi. Öylesine güzel bilgiler verdi ve rehberlik etti ki, öğrendiklerimin bir kısmını şehirlerle alakalı önemli kısımları anlatırken de kullanacağım. Osmanlının neredeyse tüm dönemlerine güzel bir kuşbakışı baktık. O dönemde balkanlarda neler olduğunu da çok güzel bağdaştırdık. Anlattıkları her şeyi temellendirdiler. Bu da bilgilerin kalıcı olarak yerleşmesine neden oldu. Hal böyle olunca tabi ki sevmeyelim de taşa mı dönelim? 😂 Bir rehber turunuzu vezir de edebilir rezil de. Sayelerinde bu tur vezirliği de geçti, padişahlığa doğru gitti ❤
Tura Çıkmadan Önce : Son Kontroller
Tur biletini satın aldınız, her şey yolunda. Biletleriniz geldi, sigorta poliçeniz de tamam. Bu noktada yolda giderken mutlaka Yurtdışı çıkış harcını ödemeniz gerekiyor. Devlet bankalarının mobil uygulamalarından saniyeler içerisinde bunu yapabilirsiniz.
Gidilen tur 25 Nisan – 2 Mayıs tarihlerindeydi. Bu sebeple tam bahar havasıydı diyebilirim. Hava tahminlerinde yağmurlu olduğu dönemler de gözüktüğü için uzun kollu bir kaç parça eşya valize ekledim. Aynı şekilde şemsiye de eklendi.
Mutlaka 1 adet Powerbank eklemenizi öneririm, çoğu otobüste priz yok.
Terlik eklemeniz faydanıza olacaktır. Zira hem otobüs yolculukları çok uzun oluyor. Hem de hotellerin çoğunda terlik yok. Duştan vs. çıktığınızda veya odada gezinirken rahat etmek için terlik iyi olur.
Havalar iyiyken giderseniz devamlı gezmek isteyeceksiniz. Bu durumda da terleyip her gün duş alma ihtiyacı duyabilirsiniz. Bu yüzden bolca çamaşır ve kıyafet almanızı öneririm. ( Her güne 1 kombin yapıp gittim de 😅 )
Yurtdışında GSM operatörünüz destekliyorsa kendi tarifenizi kullanmanızı öneririm. Esim vb. durumlarda cihazları desteklemeyen bir kaç katılımcı internetsiz kaldı. T Mobile ve A1 ‘ in çok fazla şubesi var ancak gezerken insanın bunlarla uğraşası gelmiyor. Benim tarifemde 10 Gb yurtdışı internet yaklaşık 20€ idi. Kabul ettim, çıkar çıkmaz mesaj geldi ve kullanıma başladım. Hotelde akşamları Wi-fi olduğu için yolculuk esnasında kullanmak dışında çok ihtiyaç olmadı. 8 Günde ortalama 6 Gb kadar yiyebildim.
Bunu sorular kısmına da yazmıştım, burada da yanıtlamak istiyorum. Eğer siz sabah kahvaltısını sağlam yaparsanız, gün içerisinde de çok yemeyen biriyseniz yemeğe para harcamazsınız. Su, çoğu ülkede çeşmelerden alınabiliyor. Ancak yine de temkinli olmak isterseniz 0.50 lt su yaklaşık 1€ gibi düşünebilirsiniz. İster istemez pH değerinden midir nedir, normalde Türkiye’de günlük 2.5 Litre su tüketirken orada idareli içtim. Tadı su gibi gelemedi bir türlü. Tabi bir de her yerde lavabo veya benzin istasyonu yok. Bu da biraz etken oldu tabi 😂 Hediyelik vs. harcama durumunuza göre normal şartlarda kişi başı 200€ fazlasıyla yeterli olacaktır. Aynı zamanda çoğu yerde kredi kartı da geçiyor. Sadece Makedonyada özellikle Üsküpte ne Euro ne de kredi kartı kabul ediyorlar. Orada sadece Makedon Dinarı. Onu da herhangi bir döviz bürosundan Euro verip yaptırabilirsiniz.
Pasaportlarımızı da hazırladıysak, valizleri alıp yola çıkabiliriz…
Gün Gün Balkan Tur Rehberi | Neler Yapılır | Ne Yenir?
1.Gün : Uçakla Transfer
İlk olarak Sabiha Gökçen üzerinden Sarajevo havalimanına iniyoruz. Burada turumuzu yapacağımız, bize 8 gün eşlik edecek otobüsümüzle tanışıyoruz 😂 Ardından hemen Mostar’a yola çıkıyoruz. Mostar yolunda anlıyorum ki burası Edirne’nin devamı gibi değil. Her yer alabildiğine yeşillik. Ve su kaynaklarıyla dolu. Balkan turu boyunca aşina olacağımız yeşilin tonuyla burada tanışıyorum. Daha buradan başlıyor fotoğraf çekme istekleri 😅
Bu arada sakın yanlış anlaşılmasın; bunlar özel duraklara ait fotoğraflar değiller. Yolda giderken kamerayı cama dayayarak çektiğim, rastgele fotoğraflar 😇
Koski Mehmet Paşa Camii
Balkanlardaki ilk durağımız Koski Mehmed-Pasina Dzamija oluyor. O dönemde Osmanlıda çok şatafatlı camiler yok. Genellikle tek kubbeli camiler, biraz daha minimal şekilde hazırlanmışlar. Tek minareli bu camii de maalesef savaş döneminden yaralar almış. Dışarıdan bakıldığında alt kısımlarının çok eski taşlarla inşa edildiği ancak yukarıya doğru gidildikçe restorasyonun verdiği açık renkli taşları bünyesine kattığını görüyoruz. Hatta minare neredeyse yeniden yapılmış diyebilirim.

Cami bahçesinde şadırvandan devamlı olarak su akmakta. Aynı zamanda içerisinde çok da şık parçalar satan bir kaç yer var. Hatta ilk yurtdışı alışverişi de burada ifa edildi 😅 Bazı yerlerde kredi kartı geçtiği söylenmişti. Lakin nakit mi kredi kartı mı kabul ettiğini esnafa sormak gerekiyormuş, Mostar tarafında Türkçe bilen kadar bilmeyen de var. E ben de yeni yurtdışına çıkmış bir Türk olarak “kusursuz konuşmam lazım of of ülkemi güzel temsil etmeliyim” tribine girip aklımda cümleleri toparlamaya çalışırken şöyle bir cümle çıktı ağzımdan;
“We pay credit caaart?”
Adam hafif bir dondu. Sonra yes yes diyerek POS cihazını çıkardı. Ödemeyi yaparak mekanı terk ederken düşündüm de ben adama emir verdim zaten 😂 Bu kurduğum cümleyi Diyarbakır şivesiyle söylediğinizi düşünün. “Siz yemek yediiiiz?” misali. Sonra medeni insanlar gibi Can ile başlayan cümleler kurmam gerektiğini fark ederek köprüye doğru ilerlemeye devam edildi 😁
Bosna Hersek günümüzde 10 kantondan oluşuyor. Kantonlar arasında bazen inanış ve görüş farkları olduğu için, özellikle bu farkları daha da belli etmemek için plakalar vs. ortak olarak ayarlanmış. Yalnızca buranın yerlileri kantonlar arasındaki dil farklarıyla veya selamlamalardan hangi kantondan olduğunu tahmin edebiliyor. Bosnada çoğunluk Boşnaklar yaşıyor. Ardından Sırplar ve Hırvatlar geliyor. Tabi şu anda “Boşnak” sözcüğünü sadece biz kullanıyoruz. Ulus devlet olduktan sonra artık herkes Bosnalı demeye başlamış. Kantonları ise bir eyalet gibi düşünebiliriz. Kendi eğitim sistemleri, kendi kolluk kuvvetleri vs. var.
Mostar
15. Yüzyılda Osmanlı, Mostar’ı alıyor. Mostar, Bosna ile Adriyatik arasında tam orta noktada bulunuyor. Bu sayede bu noktayı kontrol etmeniz demek, ticareti istediğiniz gibi kontrol edebileceğiniz anlamına geliyor. Balkanlar bölgesinde gerçekten bu tarz çok kritik noktalar var. Mostar da bunlardan biri. Zaman içerisinde Mostar, bir köy olmaktan çıkıp, git gide büyüyen bir şehir olmaya başlamış. Osmanlı, buraya Türkmenleri yerleştirmiş. Bektaşilerle beraber İslamiyet burada da hızlı yayılmış. Ancak ne olursa olsun bu coğrafyada camilerle kiliseler daima beraber yaşamayı bilmiş. Ta ki “yetti artık” dedirttiği yere kadar.
Osmanlı döneminde müslüman olan tebâ kadar müslüman olmayanlar da yaşıyor. Müslüman olmayanlar, ailedeki erkek başına belli bir vergi ödemesi gerekiyor. Bu vergiler 17. yüzyıla kadar daha makul sayılsa da; sistem git gide yozlaşmaya başlıyor. Hal böyle olunca buradaki yöneticiler, normalde alınması gerekenden çok daha fazla vergi toplamaya başlıyor. Bunun üzerine ek olarak her köy, belli yıllarda nüfusuna göre çocuk vermesi gerekiyor. Çocuk yeniçeri olmak üzere alınıp gidiliyor.
İnsanlar dini görüşleri sebebiyle vergi veriyor, üzerine yetmiyor gibi 10 yaşındaki çocuklarını vermek zorunda kalıyor. Tüm bunlar birleştiğinde de dini görüşünü değiştirmek zorunda kalan çok aile olmuş.
Mostar Köprüsü
Mostar köprüsünü Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin yapıyor. Rivayete göre önce Eğri Köprüyü yapar. Kanuni Sultan Süleyman “Eğer bu köprü çökerse senin kelleni alırım” der. Bu sebeple endişeyle köprüyü bitirir, bu köprü adeta Mostar Köprüsü için bir prototip olur.

Mostar’ın çokça meşhur köprüsünü hepimiz biliyoruzdur diye düşünüyorum. Mostar köprüsü sadece fiziksel anlamda bir bağlantı noktası değil, aynı zamanda bölgedeki Türk ve Hırvatları da birbirinden ayıran çok kalın bir çizgi olmuş.

Burada çok kısa bir parantez açmak istiyorum. İlk günden itibaren Balkan Turu boyunca neredeyse uğradığımız her şehirde TİKA tabelası gördük. Özellikle savaştan sonra Türkiye, ülkelerin toparlanabilmesi ve restorasyon çalışmaları için ciddi bir bütçe ayırmış. Bu yardım, aynı zamanda yardımın unutulmaması da çok mutlu edici.
Kilit Taşı
Mostar Köprüsü, iç savaş esnasında Sırp topçu birlikleri tarafından top atışına tutularak yıkılıyor. Burada benim duyduğum ancak doğruluğundan da tam olarak emin olmadığım bir hikaye var. Topçu birlikleri köprüyü top atışına tutarlar ancak köprüyü bir türlü yıkamazlar. Ardından mühendis kökenli bir asker çıkarak, köprünün planlarına bakılması gerektiğini söyler. Köprüye ait planlar bulunur ve fark edilir ki, köprüde bir “kilit taşı” vardır. Bu kilit taşı hedef alınır ve en sonunda köprü, Osmanlı mirasıyla beraber yerle bir edilir.
Mostar köprüsü, sadece bir köprü değil aynı zamanda bir Osmanlı mirası. Bu sebeple şehirdeki özellikle müslümanlar için çok önemli manevi değere sahip. Bu sebeple yıkılışı çok büyük bir paniğe sebep oluyor. 2004 yılında Türkiye’nin de desteğiyle yeniden restore ediliyor. 2005 yılı itibariyle de UNESCO tarafından koruma altına alınmasına karar veriliyor.
Begova Çorbası
Eğer Mostar’a gelmişseniz “hem Mostar manzarası izleyeyim, hem de buraya özgü bir şeyler deneyeyim” derseniz size kesinlikle Begova Çorbasını tavsiye ederim. Hem sebzeli hem de tavuklu bir çorba. All in one yani 😂
Porsiyonu son derece doyurucu, aynı zamanda bittikten sonra da tarifini araştırtan bir lezzet. Grupta Türk çarşısının iç kısımlarında yiyenler de olmuş ancak beğenmediklerini söylediler. Şahsen benim için gerçekten enfes bir lezzetti.
Blagaj Tekkesi ( Alperenler Tekkesi )
Bir sonraki durağımız Mostar’a oldukça yakın olan Alperenler Tekkesi. Bir diğer adıyla Sarı Saltuk Tekkesi. Osmanlı, oldukça uzunca bir dönem yöneticilerinin fikirler danışması neticesinde doğruları bulmuş. Bu sebeple Anadolu’da özellikle Ahilik ile beraber gelişen lonca sistemi, ticaretin can damarı olmasının yanında yönetime de pek çok konuda tavsiyeler vermiş.
Aynı zamanda Osmanlı, nüfuzunu arttırmak adına fethettiği yerlerde özellikle de balkan coğrafyasında İslamiyeti yaymak adına dervişleri de buraya göndermiş. Yoğun olarak Bektaşiler bu bölgeye yerleşmiş. Aynı zamanda Sarı Saltuk pek çok mezhepte kabul görmüş, saygınlık kazanmış bir derviş. Bulgaristan’ı ve diğer coğrafyaları karış karış gezerek tekke ve zaviyeler açmış.
Verdiği bunca hizmet ve emek neticesinde müslümanlar onu balkanlarda bir veli olarak görürken, hristiyanlar onu bir aziz gibi görüyor.
Cem Sultan, Sarı Saltuk’u Edirne’de görür. Giyim kuşamı, hal ve hareketleri epey bir dikkatini çeker. Onunla tanışmak istediğini iletir ve tanışır. Sarı Saltuk’un anlattıkları Cem Sultan’ı epey bir etkiler. Bunun üzerine Cem Sultan tarihçilerine verdiği talimatla, Sarı Saltuk hakkındaki tüm bilgileri toplattırarak Saltuknameyi hazırlatır.
Sarı Saltuk öylesine efsanevi bir karakter ki, hakkında mitolojik unsurları da barındıran pek çok hikayeyi bulabiliyoruz. Seccade üzerinde Karadenizi geçip, bir kralı kurtardığı ve kralın müslüman olduğu da bunlardan bir tanesi. Bölgede oldukça önemli bir karakter olduğu için öldüğünde bambaşka bir noktada batıllaşmaması ve kutsallaşmaması için Saltuknameye göre 7 farklı tabuta konur. Bu sebeple günümüzde balkanların pek çok noktasında Sarı Saltuk’un cenazesinin olduğuna inanılır.
Sarı Saltuk tekkesi, bir dağın hemen dibine kayaların üzerine kurulmuş bir yapı. Savaş zamanında zarar görmeden kalabilmiş. İçerisinde bir eğitim verilen alanın olduğu, bir de çilehanenin olduğu bilgisi elimizde var. Restorasyon çalışmalarıyla beraber de günümüze kazandırılmış.
Tekkenin hemen yanında Buna Nehri kaynağı bulunmakta. Gerçekten gürül gürül akan, insanın meditasyona doyabileceği bir alan. Hem yeşil, hem su sesi gerçekten huzurlu. Buna 9 km uzunluğunda, saniyede 30 metreküp su çıkmakta. Hal böyle olunca da epey bir su sesine doyuyoruz 😇
Böylece balkanlardaki ilk günümüzü tamamlayarak, hotelimize doğru yola çıkıyoruz 😇
Kahvaltılar
Avrupa ve Balkanlarda Türkler kadar zengin bir kahvaltı türü ne yazık ki yok. Genel itibariyle burada çay yerine kahve, çeşit çeşit kahvaltılıklar yerine de kruvasan tüketiliyor. Tabi burada da kendiliğinden değil, yine ecdad müdahalesiyle tanışmışlar 😅 Ayrıca eklemek lazım ki; burada kahvaltıdan bir şeyleri alıp çantanıza attığınızda hırsız muamelesi görüyorsunuz. Ancak grupta 3 te 1’lik bir kesim vardı ki, bunu bildikleri halde almaktan asla çekinmediler. Ne diyeyim ki…
Kahvenin hikayesi
2. Viyana Kuşatması için ordu aylarca yol gideceği için, o dönemin Yemen’den gelen en meşhur içeceği kahve de orduyla beraber taşınır. Hatta Kanuni döneminde halk arasında kahvehaneler öylesine popüler ki; yasaklanıyor kahvehaneler. Zira burada insanlar biraraya geldiklerinde siyaset, ekonomi vb. konuşuyorlar. Hatta kahve öyle bir noktaya geliyor ki; kadınlar boşanma nedeni olarak kocalarının kahve almamasını gösterebiliyor.
2. Viyana bozgunundan sonra ordu geriye çekilirken tabi kahveleri vs. bırakıyor. Avusturyalılar bakıyorlar ki keçi dışkısına benzer bir şey görüyorlar. Ancak çok fazla olduğunu görünce “neden bu kadar keçi dışkısı taşısınlar ki” diye düşünüyorlar. Bu esnada bir tüccar bunların kahve çekirdeği olduğunu, öğütülüp içildiğini gösteriyor. Bu sayede de 1683 ile beraber kahve Avrupaya girmiş oluyor.
Benzer şekilde Amerikan askerleri İtalya’ya gittikleri zaman, İtalyada Espresso kahve içmeyi deniyorlar. Ancak kahve hem çok sert hem de çok acı geliyor. Bu sebeple içine biraz daha su eklenmesini istiyorlar. Bu sayede de “Americano” dediğimiz, bugünkü Espressoya su katılarak elde edilen kahveyi keşfetmiş oluyorlar 😂
Kruvasan hikayesi
Yine aynı kuşatma esnasında ortaya çıkıyor. Osmanlıda kuşatmalar esnasında özellikle kalelerin altından sızabilmek için tünel kazan lağımcılar var. Bu lağımcılar ilk olarak fırıncılar tarafından fark ediliyor. Komutanlara haber veriyorlar ve bu sayede de kuşatma başarısız oluyor.
Fırıncılar bu başarılarıyla beraber onur nişanı alıyorlar. Bunun üzerine de hem teşekkür etmek hem de simgesel olarak bir tatlı yapıyorlar. Bu tatlı da bugünkü bildiğimiz kruvasan oluyor efem 😇
2. Gün : Poçitel, Kotor, Budva
Valizlerimizi tekrardan araca yükleyerek 1. gün gitmemiz gereken ancak geçe kaldığımız için gitmediğimiz “Türk Köyü” olarak anılan, minik bir Osmanlı köyü olan Poçitel’e uğruyoruz. Henüz sabah erken saatler olması nedeniyle kimseler yok.
Bu sebeple camiyi rahatla gezebiliyoruz. Aynı zamanda araçtan inerken görüyorum ki bu şehirde bir de güzel bir kale var. En tepeden şehri ve nehri görüyor. Aynı zamanda nehrin en dar bölgelerinden de biri burası. Belli ki ecdad buradan nehri seyretmiş, asayişi ve geliş gidişleri kontrol etmiş.
Şehrin hemen girişinde bir hamam var. Hamamın devamında da bir cami var. Burada şehir mimarisinde genelde “önce temizlen, ardından ibadete geç” mantığıyla şehirlerin hemen girişlerine hamamlar yapılmış. Neredeyse gittiğimiz her şehirde özellikle Müslüman nüfusun ağırlıkta yaşadığı yerlerde hamamlar ve camiler çok yakınlardı.
Rehberimiz Poçitel hakkında son derece güzel ve akılda kalıcı bir benzetme yaptı “Günümüzün Hürmüz Boğazı” şeklinde. Burasının kapanması, o dönem için henüz ticaret yolları böylesine yaygın değilken ticaretin durması anlamına geliyordu.
15. yy. dan itibaren farklı ticaret merkezlerinin bulunması nedeniyle önemi git gide yitirmiş. Bu, aslında şehrin tarihi yapılarının korunması için de oldukça büyük öneme sahip. Zira kimse tenezzül edip saldırmamış. İktisatta “Küçük ülke olmanın avantajı” dediğimiz durum aslında bu durumu özetler nitelikte.
Ahşap ve taştan evler
Osmanlı döneminden özellikle burada ve sonrasında uğradığımız Ohrid tarafında çok fazla bir yapı bulunmuyor. Bunun temel sebebi, o dönemde Osmanlıdaki mimari görüş. Bu mimari görüşe göre, tebadan biriyseniz eviniz ahşaptan olmalı.Zira sizinle beraber evinizin de yok olması gerekir. Peki taşları kimler kullanıyor? Hanedan sahipleri. Zira bir Allah bir de hannedan ebediyen yaşamalı.
Poçitel’de yaklaşık 30 dakika kadar zaman geçirip, fotoğraflarımızı çekip tekrardan yola koyuluyoruz. Otobüsün durduğu yerde bolca çilek, erik ve bunlara bağlı olarak boğma rakı ( çilek rakısı, bal rakısı, erik rakısı, elma rakısı vb. ) satan esnaf vardı. Fiyatlara bakmadım ancak köylerin çoğunluğunda bu tarz yerel üretim oldukça yaygınmış. Bu sebeple de hem uygun fiyatlı hem de lezzetli olduğu söylendi.
Kotor’a doğru yola çıktık. Burada geçerken normalde boğaz etrafından da dolanabiliyormuşuz lakin biz arabalı vapur ile karşıya geçtik. Yaklaşık 10 dakika kadar sürdü ancak keyifliydi.
Karadağ ve “Adriyatik’in İncisi” : Kotor
Karadağ’a selam verirken aynı zamanda “su kanalları olmayan Venedik” için de önce bir şehir vergisi ödüyoruz. Bu vergi, turumuza dahil olduğu için ne kadar ödedik bilmiyorum ancak rehberimiz bize bir şehir krokisi verdi. Burada hangi noktada neler var hepsi yazılmıştı. Venedik’in kolonisi olması sebebiyle daha şehrin dışından başlayan bir Venedik havası söz konusu 😇Nüfusu yaklaşık 620.000 civarı. Kotor tarafında ise sayı daha düşük, ortalama 20.000 civarı insan burada yaşıyor.

Karadağ Bayrağının Anlamı
Kartal, Selçuklularda da gördüğümüz bir figür. Karadağ bayrağında da aynı şekilde. Kartal göklerin hakimiyken, çift başının olmasının sebebi ise; hem doğuya hem batıya bakması. Dünyada hükümdarlık kurulabilecek her noktada hakimiyet kurmak istemeleri. Armanın tam ortasındaki aslan ise Venedik aslanını temsil ediyor.
Venedik aslanı
Aziz Marko 4 İncil yazarından biridir. Bu 4 İncile Hz. İsa yazılı hiç bir şey bırakmamıştır. Bu sebeple onun döneminde yaşayan söylediklerini yazarak biriktirmişlerdir. Hal böyle olunca, o dönemde yüzlerce binlerce incil ortaya çıkmıştır. Konstantin, Hristiyan olmamasına rağmen İznik’te düzenlenen konsüldeki tüm toplantılara katılıyor. Çünkü kontrolü elinde bulundurmak istiyor. O dönemde inanışı kontrol edebilen, gücü de eline çok kolay alabiliyor. Bu konsül toplantılarında hristiyanlığa dair her şeye karar veriliyor. Kutsal üçleme, Hz. İsa’nın tanrı olması, Hz. Meryem’in hamileliği vb. pek çok konuda. Kiliseler 1054’te ayrılıyor ancak o zamana kadar temeller atılmış oluyor.
4 İncil Matta, Markos, Luka, Yuhanna. Bu İncillerin her birinin de bir sembolü var. Ve Markos’un sembolü kanatlı aslan. Markos İskenderiye’de hayatını kaybediyor. O dönemde Müslüman ülkelerle de epey bir ticaret yapıldığı için, İskenderiye’ye giriş çıkışları serbest. Hal böyle olunca, efsaneye göre Aziz Markos’un kemiklerini domuz etlerinin altına saklayarak Venedik’e kaçırıyorlar. Bu sayede 4 incil yazarından birinin kemikleri şehirde olursa da; sizin şehriniz bir hac yerine dönüşüyor. Bu hac merkezi tamamen duygusal (!) olduğu için, binlerce yıl boyunca yüzbinlerce ziyaretçi ağırlanıyor.
Tarihi önem
Şehir bir cephesini tamamen dağlara yaslamış vaziyette. Bu da onu oldukça korunaklı bir hale getirmiş. Özellikle buraya yakın yerleşimlerde balkan coğrafyasında dağlık kesimlerin hemen bitimine evlerin yapıldığını görüyoruz. Zira buraya çok büyük bir ordu sevk etmek neredeyse mümkün değil. Haliyle dönemin en güçlülerinden hatta güçlüsü Osmanlı, buraya binlerce askerini yığamıyor.
Ancak Karadağ, buzdolabının olmadığı bir dönemde “beyaz altın” denebilecek tuzuyla meşhur. Bu sebeple burayı alan tuz yataklarına da sahip olacak ve bu oldukça önemli bir avantaj. Bunu bilen Osmanlı, Karadağ’ı özellikle Barbaros zamanında donanmayla top atışına tutuyor. Kara harekatı olmadan bu bombardıman sadece bir taciz ve göz dağı olarak kalmış. Buralara çok kısa süreler hükmeden Osmanlı, beyaz altın peşinde koşmuş.
Aynı zamanda Budva taraflarında ve yolda gelirken bolca üzüm bağları gördük. Özellikle Karadağ’da çok iyi şarap markaları varmış. Aslında bunun nedeni biraz daha orta çağa dayanıyor; o dönemlerde nehir suları oldukça pis. Pisliğin nedenlerinden biri de insanlar ölü hayvanlarını dahi nehre atıyorlar. Böyle olunca nehir içilecek su değil adeta ölüm taşıyor. Peki ne yapıyorlar? Özellikle çocuklara ve hamilelere kuzeyde bira, güneyde ise şarap veriyorlar. Mayalı olması nedeniyle daha steril. Yıllarca süregelen bu gelenek, bugün artık normal hayatta da yerini almış. İnsanlar sabah kahvaltısını yaptıktan hemen sonra birasını veya şarabını yudumlayabiliyor.
Kotor
Güzel ve manzaralı bir yolculuğun ardından Kotor şehrine varıyoruz. Burada Deniz Kapısı girişinde,

“Başkasınınkini istemiyoruz, bizim olanı vermiyoruz” yazan bir yazı var. Partizanların burayı kazandığı tarihi yazıyor.
Yalancı şahitlik yaptığınız zaman, hayatınız boyunca ticari bir anlaşma yapmanız mümkün değil. Veya bir suç işlediniz, bu suçunuz için sizi bu kulenin önüne getirerek ifşa ediyorlar. Uzun bir süre bu kulenin önünde bekliyorsunuz ve tüm halk sizin ne yaptığınızı öğreniyor. Sonrasında toplum tarafından dışlanıyorsunuz. Edirnedeki adalet kasrının mantığına çok yakın geldi.
Katolik katedrali, 1166 yılına dayanıyor. Yapımı savaşta aldığı son hasardan sonra ancak 2016 yılında bitebiliyor. Aziz Trifon’un beden kalıntıları da buraya getirilmiş. ( Venedik taktiği ). Trifon’un memleketi de Afyonmuş 😅Afyondan okuyan kıymetli okurlar, bilginiz olsun 😇Aziz Trifon bu bölgede çekirge istilasından üzüm bağlarını koruduğu için, üzüm bağlarının koruyucu azizi olarak anılmaktaymış. Hatta üzüm bağlarında ilk hasat yapılacağı zaman mutlaka adına ayinler düzenlenirmiş.
Başta kulesiz şekilde inşa edilmiş. Pencere o dönem için sanat tarihinde çığır açıcı olmuş. Ardından kuleler inşa edilmiş. Eğer iç kısma girmek isterseniz 4€ ücreti var.
Şehrin en eski Katolik kilisesi. Ancak şöyle bir güzelliği var; İbadet yeri bulamayan Ortodokslara kapılarını daima açmış. Bu şehirde belki de hoşgörüye dair en net kanıt bu olabilir ☺️
Şehirde normal şartlarda bir “Kedi müzesi” var. Hatta bununla ilgili çok fazla hediyelik eşya satan dükkanda kedili magnet vs. var. Ancak şehirde abartısız 3 kedi görebildik 😂 Bunun nedeni ise veba salgını. Balkanlarda vebayla ilgili alınmış olan en mantıklı önlem bu olmuş. Bu turda öğrendiğim ilginç bilgilerden biri de; Vikinglerin gemileri ahşap olduğu ve ahşabı fareler devamlı kemirdikleri için gemilerine birsürü kedi alıyorlarmış. İstanbul’a geldikten sonra ( Ayasofya’daki viking yazısının nedenlerinden ) gemideki kedileri boşaltıyorlar. İstanbul’un veba ile mücadelesinde belki de en önemli kozlarından biri de bu kediler oluyor.
Ardından şehirde tur atmaya başladık. Buradaki dükkanlar, eskiden soylulara ait olan evler aslında. Tabi burada taştan yapılar olduğundan, günümüze kadar sanki hiç bozulmamış. Burada yerel rehberimiz de bize eşlik etti, kale surlarına çıkılır mı çıkılmaz mı diye sorduk ancak pek tavsiye etmediğini söyledi. O yüzden pek uzaklaşmadan devam ettik.
Kotor, genel itibariyle balkanların Avrupa yüzü gibi. Çok modern ve Avrupai bir tarzı var. Zaten gelmeden önce rehberimiz de buraya “kanalları olmayan Venedik” demişti. E bir noktada neden Venedikle özdeş mümkün mertebe aklımda kaldığınca anlatmaya çalıştım. Zaten Karadağ özellikle Türkler özelinde oldukça popüler bir bölge. Ancak şehir çok küçük olduğu için “günlerce kalayım” düşüncesine hiç bürünemedim. Zaten yaklaşık 2 saatlik serbest zaman çoğu sokağını gezmek için yetti de arttı bile. Çarşısında biraz dolaşıp, sokaklarında kaybolduktan sonra çok da yapılacak bir şey kalmıyor geriye.
Şehrin dış tarafında bir de sahil var. Yerel rehber sahilde de oturacak yerlerin olduğunu söylemişti. O kısma gitmek için zaman bulamasak da; grupça şehrin içini karış karış ettiğimizden eminim. Gezinin 2. Gününde gerçekten bir Avrupa hissi yaşamış olduk. Burada Euro geçiyor ve çoğu esnaf kredi kartıyla ödeme kabul ediyor. Ancak her ihtimale karşı yanınızda nakit bulundurmanız iyi olur. Alışverişi yaptıktan sonra kredi kartını gösterince kabul etmediğini söyleyen esnaf çok sinir bozucu olabiliyor 😅
Yemekler
Eğer Kotora gelmişseniz Adriyatik’ten çıkmış olan balık ürünleri burada oldukça meşhurmuş. Bu yüzden buraya gelmişken mürekkep balıklı makarna ya da risotto deneyebilirsiniz. Aynı zamanda şarapları da oldukça meşhurmuş. Alkol hassasiyetim olması nedeniyle bunu es geçip, mürekkep balığının görüntüsü nedeniyle daha çok “sokak lezzetleri” denemek üzere ara sokaklara dalıyorum efem 😂 Bu arada küçük bir not : nerede olursanız olun, ara sokaklarda önünde kuyruk olan mekanları bulun. Hem ucuz hem lezzetlidir 😅

İlk lezzet dilim pizza. Ortalama 3.5€ civarında. Oldukça pratik bir paketlemesi var. Şehri gezerken yiyebilirsiniz. Lezzet olarak Türkiye'de yediklerimden çok da bir farkı yoktu. Ancak öğün atlatır mı? Atlatır. Porsiyonu da büyüktü. Yeterli ☺️

Krempita. İşte tam olarak aradığım lezzet. Tanesi yaklaşık 4€ idi. Devamını almadım, alamadım. Zira biliyorum ki bundan 10 tane de yesem doyamam. Tarifini bir Sırp bloğundan buldum. Deneyeceğim eğer olursa Türkiye'ye krempitayı getireceğim 😂
Sveti Stefan Adası
Kotor turumuz bittikten sonra otobüsümüze binip hotele doğru ilerlerken, Sveti Stefan Adasında duruyoruz.
Ada çok önceleri bir balıkçı kasabasıymış. Ardından ada özelleştirilmiş ve bir milyardere satılmış. Adaya giriş şu an için mümkün değil. Sadece dışarıdan turistik amaçlı fotoğraflanıyor. Bir tepeden tam karşısında fotoğrafları çekiyoruz 😂 Ünlüler buraya özel davetlerle vs. geliyorlarmış. Böyle olunca da adanın anlamı daha da büyütülüyor. Sadece plajının kullanımı için ortalama 100€ gibi bir ücreti varmış. O da belli kesme tabi 😅 Sahilin bir özelliği de akşam saatlerinde gün batımına yakın saatlerde kumlar pembe – gül kurusu rengini alıyormuş.
Budva
Budva’da panaromik bir şehir turu yapıyoruz. Zira inşaat sevdası burada da bitmemiş. Bu arada Balkanlarda belki de en temel problemlerden biri; yıllarca süren inşaatlar. Nereye giderseniz gidin, bir şekilde o sizi buluyor 😅
Bir diğer problem ise; otobanların neredeyse hiç olmaması. Kilometre olarak ortalama 70 km mesafeye 3 saat gösteriyor. Trafik vs. de yok ancak yollar çok kıvrımlı. Sadece Sırbistan tarafına giderken otoban göreceğiz. Henüz 2. günümüzde olduğumuz için çok yakın yerlere bile saatler süren yolculuklar yapmamız gerekebiliyor.
Tabi bir de buna gün içerisinde sınır kapılarının geçişi eklenince süreler epey uzuyor. Buna rağmen oldukça keyifli yolları olduğunu söyleyebilirim. Hatta eğer turunuzu arabayla yapmayı düşünürseniz, sırf manzarayı araç kullanırken izlemek için bile gönüllü şoförünüz olabilirim. Bir yorum kadar uzağınızdayım 😂
3. Gün Tiran ve Ohrid
Üçüncü günümüzde artık yavaş yavaş hem ekibe hem de balkanlara uyum sağlamaya başlıyoruz. Artık kahvaltılardan çok yüksek beklentimiz olmasa da, karnımızı ne seviye doyurmamız gerektiğini bilerek kahvaltıları yapıyoruz. Aynı zamanda çantalarımıza su yedeklemeyi ve marketlerdeki atıştırmalıkları da stoklamayı unutmuyoruz 😂
Karadağ turumuzda sınıra çok yakın İşkodra’da konakladık. Buradan da sınırı hızlıca geçip, Arnavutluk’a gidiyoruz. Arnavutluk’u anlayabilmek için özellikle İskender Bey ve Enver Hoca’yı tanımak gerekiyor.
İskender Bey : Osmanlı’ya başkaldırı
Osmanlı, o dönemde özellikle de Müslüman olmayan ülkelerle devamlı olarak savaş halinde. Ancak bir noktada Avrupa’ya açılabilmesi için de önce balkanları alması gerekiyor. Balkanları alırken de, aldığı yerlere güvendiği insanları yerleştiriyor. Özellikle dervişler savaş zamanında savaşıp, barış zamanında yeni fethedilen topraklarda tekkeler açarak İslamiyeti yayma çabasındalar.
Bu yeni alınan topraklarda en büyük çekince ise başkaldırı. Büyük aşiretleri iç anadolu taraflarına yerleştirdiğinde isyanla karşılaşan Osmanlı, balkanlarda da benzer bir şey yaşamamak için Hristiyan tebâyı buralara yerleştiriyor. Ayrıca isyanı engellemek adına küçük yaştaki çocuklardan devşirme usulü ile eğitmek üzere seçmeler yapıyor. Bu çocukların önleri çok açık, vezirliğe kadar yükselme şansları oluyor. Eğitimler alıp sarayın istedikleri bölümüne yerleşiyor.
Aynı zamanda buralarda büyük beyliklerle de savaşlar yapıyor ancak beylikleri tamamen yok etmiyor. Çoğu zaman Osmanlı, beylikleri kendisine bağlayarak yoluna devam ediyor. İskender Bey’in de çok büyük bir ailesi var ve Osmanlı bu aileyle de savaşıyor. Ve Osmanlı kazanıyor. Her türlü ihtimale karşı da İskender Bey’i alıyor. Özel eğitimler alıyor. İşkodra’ya vali oluyor. Hem askeri hem de idari anlamda Osmanlıya çok önemli hizmetler veriyor. Ancak bir yandan da çocukluk dönemini hiç unutmuyor, Arnavutluktaki isyanları yakından takip ediyor.
Bir gün sahte bir ferman ile Arnavutluktaki çok stratejik bir kaleyi ele geçiriyor ve tüm garnizonu boşaltıyor. Kalenin alınması çok zor. Bu sebeple etraftaki diğer beyliklerle birleşerek yaklaşık 15.000 kişilik bir ordu kuruyor. Ve Osmanlıya 30-35 sene “bela” olacak isyanların fitilini yakıyor. Gerilla savaşları ile 150.000 kişilik bir ordunun Batıya doğru gitmesini engellemiş oluyor. Bu sebeple Batıdaki ülkelerden onur nişanları alıyor. Bu sebeple de özellikle Arnavutluktan başlayarak bu coğrafyada milli bilinci yaratan kişi olarak İskender Bey’i tanıyoruz.
Enver Hoca : Hayırsız hayırlı
Enver Hoca’nın babası aslında tam bir Osmanlı hayranı. Hatta Enver Paşa’yı çok sevdiği için oğluna Enver adını veriyor. Enver Hoca lise zamanından itibaren sosyalist düşüncelerle tanışıyor. Fransa’ya gidiyor orada da devlet aleyhinde yazılar yazınca bursu iptal oluyor. Ülkesine döndüğünde öğretmen olarak kariyerine devam ederken, burada da öğrencilerine düşüncelerini aşılamaya çalıştığı için okuldan atılıyor.
2. Dünya savaşı sırasında partizanlarla birleşen Enver Hoca, ülkeyi kurtarıyor. Sonrasında da yeni bir hükümet kuruluyor. Liderliği nedeniyle kendisini ülke genelinde savaş kahramanı ilan ediyorlar. Enver Hoca düşünce olarak Stalin’i örnek alıyor. Bu sebeple de Rusyadan ve Yugoslavyadan destek görüyor.
Zaman geçtikçe, Stalin öldükten sonra yeni yönetimi beğenmeyip Ruslarla arasını bozuyor. Aynı şekilde Yugoslavya ile de arası bozuluyor ve her geçen gün kabuğuna çekilen bir Arnavutluk olmaya başlıyor. Yurtdışına çıkış yok, Ateist bir devlet ilan ediyor. Bir yandan da ilginç şekilde okur yazar oranı ülke genelinde epey artmış.
Bir süre sonra “bize saldırmak isteyenler var” diye bir paranoyaya düşüp, neredeyse ülkenin her yerine bunkerler yaptırmış. Bunkerler, bir nevi yer altı sığınakları gibi düşünebiliriz. Savaş vs. durumlarında halk oraya sığınsın diye. Ancak tabi burada da zengin olanlar sahil, fakirlere ise köylerde yerler yapılıyor 😅 Bunlar yapılırken çok çok büyük paralar harcanıyor. Halk tabi büyük bir yokluğa maruz kalıyor.
Tiran
Katıldığımız tur, program itibariyle çok sıkış tepiş bir program değildi. Şehre ait çok kilit noktaları rehber eşliğinde gezerken ( ki zaman kazanmamız adına otobüs yolculuğu esnasında çoğu şeyi bize anlattılar ), serbest zamanlarda da biraz daha şehri keşfetmemize olanak sağladılar. Turun rahat olması sayesinde Tiran’a gelip bir kahve molası verebildik. Lükse bakın ki kahve için sınır geçiyoruz 😂
Arnavutluk çok büyük bir yer değil, özellikle Tiran şehir merkezi haricinde çok fazla gezilecek bir bölge yok. Dışarısı kırsallık, hayvancılık oldukça önemli bir gelir kaynağı. Bu sebeple biz de gezilecek yerlerini görüp hem de kahve içmeye buraya geldik. Merkezinde İskender Bey anıtı ve opera binası olan bir meydan var. Zaten tüm cafeler vs. buradalar 😇
Balkan turu boyunca belki de en çok kullandığım cümle “x yerin benzeri” oldu. Trakya ister istemez mübadele zamanı da aldığı göçle beraber her anlamda balkanlardan izleri kendisinde bir şekilde barındırıyor. Mesela ilk aşağıdaki caddeye indik, Saraçlar’ın aynısı dedim 😂
Ethem Bey Camii
Ethem Bey, dönemin nüfuzlu ailelerinden birinin mensubu. Günümüze kadar gelebilmiş bir cami. Kalem işleri boya ve yumurta akıyla yapılıyor. Oldukça güzel nakış nakış işlenmiş desenleri var. Merkezinde İstanbul’a ait tasvirlerin olduğu da söyleniyor. İçerisine girdiğimde gerçekten muazzam bir manzarayla karşılaştım. Gerçekten ilmek ilmek işlenmiş, alışılagelinmiş camilerden çok farklıydı.
1789 yılında inşası başlayan cami, 1923 yılıda tamamlanıyor. Enver Hoca’nın başlattığı komünist uygulama sonucunda 1966’da ibadete kapatılıp, müze haline getiriliyor. Cami 1990’larda yeniden ibadete açılıyor.
Hemen caminin arka kısmındaki meydana doğru ilerliyoruz. Burada en başta da söz ettiğim İskender Bey’e ait bir heykel var. İskender Bey her ne kadar Osmanlıya büyük hizmetler yapmışsa da; balkanların milli kimliğini kazanması için oldukça önemli bir figür olmuş.
Meydanda çok büyük de bir opera binası var. Bu opera binasında düzenli olarak gösteriler yapılıyormuş. Balkanlarda pek çok noktada sanata ilgi muazzam. Rehberimizle bu durumu konuştuğumuzda “burada son dakika bilet bulma şansı çok az. insanlar yoğun ilgi gösteriyor” dedi.
Opera binasının hemen dış tarafında çeşitli cafeler var. Dipnot: Burada latte derseniz, sadece süt geliyor. Mutlaka latteye caffee eklenmeli 🙈😂 Hemen dibinde de bir kitap mağazası var. Kitap mağazasına girişte kameramı görünce çalışanlar biraz ilginç bakmaya başladı. Ben de orada görüntü almamanın iyi bir fikir olacağını düşünüp, hemen kameramı çantama koydum 😅 Fiyatlar genel itibariyle yerel para birimleri cinsinden karşılaştırıldığında bizdekiyle aynı diyebilirim. Uluslararası gibi bir ibaresi vardı ancak İngilizce, Almanca ve Kiril alfabeli kitaplar çok büyük oranda yoğunluktaydı. Türkçe arasam da bulamadım.
Aynı zamanda eğer heykele sırtınızı verirseniz, hemen sağ çaprazında insan silüetini andıran bir bina görüyorsunuz. Bu binanın da inşası esnasında İskender Bey’in yüzü referans alınmış. Ona benzetilmek istenmiş. Ben her ne kadar benzetemesem de; sanata saygım sonsuz 😇
Şehri yaklaşık 1 saat kadar serbest zamanda biraz gezdikten sonra dönüş yoluna geçiyoruz. Aslında burada çok ünlü bir de piramit yapı var. Ancak biz ona yürüme mesafesi yaklaşık 20 dakika kadar uzaktaydık. Gidip gelmek orada vakit geçirmek derken mola saatini aşacağımızdan korkarak gitmedik. Bu piramit başta bizdeki Anıtkabir gibi bir yapı olmak üzere hazırlanıyor. Ancak sonrasında bir sanat merkezi haline geliyor.
Dönüş yolunda otobüsümüze giderken biraz ucundan da olsa görme fırsatı yakaladık. Tabi çok da kıymet verilen bir şey olmadığını düşünüp burası es geçildi 😂 Şimdi yolculuğumuz Kuzey Makedonya, Ohrid’e…
Kuzey Makedonya
Osmanlıya karşı bir ayaklanma çıkıyor. Bulgarlar, Arnavutlar ve Makedonlar bu ayaklanmada başı çekiyor. Makedonya’nın kuruluşu 1903 ‘ e kurulan 10 günlük devlete dayanıyor. Bu devlet, Ohrid çevresinde kuruluyor. 10 gün sonunda Osmanlı tüm askerleri oraya yığıyor ve devlet yıkılıyor.
Tito, balkanlarda çok uluslu bir devlet kurmak istiyor. Bu sebeple Yugoslavyayı kurar. 1991 yılında Makedonya bağımsızlığını ilan ettiğinde Yunanistan karşı çıkıyor. Hatta BM tanımıyor. Makedonya diyor ki “Büyük İskender Makedondu. Biz, onun torunlarıyız bu yüzden biz Makedonyayız.” Yunanistan diyor ki “Aslında Yunanistan’ın kuzeyine Makedonya deniyor. Bu yüzden Büyük İskender bizim.”
Tüm bu tartışmaların devamında Makedonya, adının başına Kuzey ekliyor. Böylece Kuzey Makedonya olarak kabul görüyorlar.
Ohrid
Ohrid gölünün yakınında çok güzel bir noktada durduk. Burada bizi yerel rehberimiz karşıladı. Sağolsun kendisinin çok tatlı bir anlatımı vardı. Dinlemesi de oldukça keyifliydi 😇
Ohridde 2 gün kalma şansımız oldu. İşin güzel tarafı gerçekten çok ama çok beğendiğim şehirlerde ilk 3’e rahat girer. Yeşilliğe doğru bakarken sürekli olarak “İyi ki burada değilim, yoksa her gün yeşilliğe gider soğuk çay içip manzarayı izlerdim” diye içimden geçirmeden edemedim 😅 Balkan turu kapsamında favoriler favorisi 😇
Ohrid’in nüfusu 45.000. 2200 türk 2900 Arnavut diğerleri ise Hristiyan ve karışık. Ohrid’in gölü balkanların en derin göllerinden biri. Gölün en derin noktası 288 metre. Gölün yaklaşık %30’luk bölümü Arnavutlukta kalıyor.
Kiril ve Metodi Kardeşler Heykeli
Şehir turumuza başlamışken, sahil boyunca ilerliyoruz. Büyüüük bir Kuzey Makedonya bayrağı var. Burası meydan gibi bir yer. Orada çeşitli heykeller var. Onlardan biri de Kiril ve Metodi Heykeli.
9. Yüzyılda Selanik’te doğmuş misyonerler. Eski alfabe yerine Balkanların ortak bir bilinç kazanabilmesi adına ve misyonerlik faaliyetlerine katkı sağlaması adına Glagolit alfabesini bulurlar. Roma’ya giderler ve pek çok öğrenciye ders verirler.
Glagolit alfabesi oldukça zor bir alfabe olmasının yanında, Almanlar tarafından da bu alfabenin öğretilmesi yasaklanır. Çok büyük zorluklar yaşadıktan sonra mecburen geriye dönerler.
Ölümlerinden sonra Kliment Ohridski isimli öğrencisi alfabeyi daha kolay anlaşılabilir halde yeniden revize ederek, yeni bir alfabe geliştirir. Misyonerlik faaliyetleri esnasında tanıştığı hocalarını unutmayan Kliment, alfabeye de hocasının adını verir. Böylece Kiril Alfabesi bulunmuş olur.

Bundan sonra alfabenin devamlılığı St. Naum tarafından sağlanır. Bununla ilgili devamında da epeyce bir görsel olacak ancak burada da yeri gelmişken bahsetmek lazım; St. Naum tüm Hristiyan alemi için oldukça önemli bir aziz. 23 Aralık onun anıl günü. Aynı zamanda Ohrid’in tam karşısında da çok büyük bir kilisesi var. Aynı zamanda kilisenin içerisinde St. Naum’un mezarı yer almakta. Bölgede yaşayan hristiyanlara göre, eğer mezara kulağınızı dayarsanız, doğru bir insansanız Aziz Naum’un kalp atışını duyabilirmişsiniz. Eğer duyamazsanız problem varmış 😅
İstanbulda da benzerini görmüştüm, hemen rehberimiz İstanbulda da yapıldığını anlattı. Ortodoksların merkezi İstanbul olduğundan orası epey ünlüymüş.
19 Ocak’ta heykelin az önünde papa duruyor ve haçı denize atıyormuş. Ardından herkes dalıp haçı çıkarmaya çalışıyormuş. Eğer kim haçı bulup çıkarırsa, yılın en şanslı insanı oluyormuş. Ohrid’in evlerinden bahşiş topluyormuş ( Söz konusu bahşiş ortalama 15.000-20.000€ kadar )
Önceden şehrin adı Ohri imiş. 6 yüzyılda Slavlar buraya geldiğinde Tepe anlamına gelen Ohrid olarak ismini değiştirmişler. Pek çok tabelada da Ohrid yazıyor.
Meryem Ana Kilisesi ve Aziz Nikolaos Kilisesi
Bu 2 kilisenin içinde çok eski freskler olduğu için, dışarıdan ziyaretçi kabul etmiyorlarmış. Bu sebeple dışarıdan fotoğraflamak zorunda kalındı. Eski zamanlarda bu kiliseler karantina olarak kullanılıyormuş. Şifa isteyen insanlar ya da dışarıdan gelen tüccarlar önlem amaçlı önce burada konaklamak zorundaymış. Kadınlar Meryem Ana Kilisesinde, erkekler Aziz Nikola Kilisesinde konaklıyormuş.
Eski dönemde burada oldukça fazla kilise varmış. Yılın her günü için 1 kilise, toplamda 365 kilise. 180 tanesi oldukça büyük, 185 tanesi ise şapel mahiyetinde. Kiliselerin çoğunluğunun adı aynıymış. Örneğin 50 Adet Meryem Ana, 80 Adet Aziz Nikola gibi. Zira her kilisenin burada bayram günü varmış. Eğer kiliselerin her birinin adı ayrı olsa, 365 gün bayram yapılması gerekirmiş.
Aziz Nikolaos
Aziz Nikolaos, bizim bildiğimiz adıyla ise Noel Baba 🎅 Denizcilerin koruyucu babası olarak da tanınır. Kendisi çevresindeki kötü durumda olan kişilere yardım etmek çok ister. Ancak yardımlarını gizliden gizliye, kimseye görünmeden yapmak ister. Bu yüzden de geceleri yeşil pelerinini giyerek ihtiyaç sahiplerine yardım götürmeye çalışır. 3 kız kardeş vardır. Bu kardeşler evlenmek ister ancak evlilik paraları yoktur. Bir kese parayı tam 24’ünü 25’ine bağlayan gece bacadan aşağıya atar. O esnada kızlar şöminenin önünde çorap kurutuyordur. Atılan kese, çorabın içine düşer. Bunu 2 sene daha devam ettirir ve artık bu tarihler Noel olarak kutlanır 😇 Peki yeşil pelerin nasıl oluyor da kırmızı beyaza bürünüyor? Orada da malum içecek firmasının renklerinin pazarlanması 😅
Ayrıca bu sokakta Elveda Rumeli dizisi de çekilmiş. Tabi biraz çağdaş gibi dursa da; dizi seti esnasında samanlar vs. ile eski görünüm elde edilmiş. Dizideki kaymakamın evi de yine bu sokakta yer alıyor 😂
Burada evler oldukça Safranbolu evlerine benziyor. Evlerin tamamının duvarları saz ve kerpiçten yapılmış. Hatırladığım kadarıyla saz ve kerpiç her sene biraz daha sağlamlaştırılabilmek için sıvanıyor. Her sene hazırlanan saz ve kerpiç karışımı balçık kıvamındaki çamur duvarlara sürülüyor. Böyle git gide kalın bir katman oluşturuluyor ve evler epey bir sağlam oluyor.
Buradaki evlerin ilk katları sağlam olması adına taştan yapılmış. Taşların arasına esneme payı bırakılabilmesi adına da tahtalar var. Balkonlarda cumbalar mevcut. 1. kat misafir odaları. 2. kat yatak odası. 3. kat ise yemek odası ve tuvaletler. Aslında bu plan bana çok saçma gelmişti ancak yangın vs. durumlarında su en üstte olması halinde yangın kolayca söndürülebiliyormuş. Bunu düşününce de çok ama çok mantıklı geldi 😅
Bir Osmanlı geleneği olarak; pencerede çiçek varsa rengine göre topluma mesaj veriliyormuş. Eğer sarı çiçek varsa evde hasta var, komşular ses yapmıyormuş. Eğer evde kırmızı çiçek varsa o evde bekar kız var anlamına geliyormuş. Tabi günümüzde artık dekoratif olarak süslemeler arttığından, bu günümüz için geçerli bir yöntem değil 😂
Kağıt Müzesi
İlk kağıt yapımı millattan önce 2. yüzyıllarda Çinde, ardından İspanyada ve sonrasında Balkanlara yayılıyor. Balkanlarda 16. yüzyılda ilk olarak Aziz Naum Kilisesinde kağıt kullanılmış. Bunun için de burada bir atölye oluşturulmuş. Benzer bir yapım aşamasından Yalova kağıt müzesinde de bahsetmiştim 😇
Ayasofya Kilisesi
9. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar inşa edilen kilisedir. Mimari olarak taş ve tuğla kullanılmış. 2 kulesi bulunur. Bunlardan biri Kudüs, bir diğeri ise Efes’tir. Buraya geldiğinizde yarı hac yapmış sayılıyormuşsunuz.
*Burada çok minik bir parantez açmak istiyorum. Yarı hac diye anlatıldığı için, ben de “madem burası yarı, bir yarı daha yaparsak tam mı oluyor” gibi bir soru sordum. Mantığıma göre 2 yarım 1 tam etmeliydi 😂 Ancak Hristiyan inancında öyle olmuyormuş. Bu sebeple pek çok alanda yarı hac sayılacak rotalar varmış. Siz isterseniz 4 farklı yere gidin yine aynı mantık devam ediyormuş. İslamiyetteki tek hac merkezi Hristiyanlıkta yok zira Hz. İsa’nın mezarı yok.
İnanışa göre Hz. İsa çarmığa gerildikten sonra gömüldüğü yere nöbetçi roma askerleri dikilir. Bu askerler devamlı olarak mezarın girişinde nöbet tutarlar. Hz. Meryem de her gün Hz. İsa’nın mezarını ziyarete gelir. 3. gün ziyarete geldiğinde ise mezarın boş olduğu görülür. Çünkü Hz. İsa göğe yükselmiştir. Bu sebeple de Hristiyanlar yeniden doğumun var olmanın sembolü olarak paskalyayı, onun simgesi olarak da paskalya yumurtasını getirirler.
15. yüzyılda Osmanlı geldiğinde, şehirdeki en büyük kiliseleri camiye çevirmeden bırakmış. Ohridde de en büyük kilise Ayasofya olduğu için camiye çevrilmemiş.
Ancak aradan geçen kısa bir sürenin sonunda camiye çevrilme kararı alınmış. Camiye çevirdiği bölümlerde Osmanlı ustaları kimi yerleri alçıyla kimi yerleri ise bal mumuyla kapatıyormuş. Alçıyla kapatılan yerlerdeki freskler bozulmuş ancak bal mumuyla kapatılan yerlerdeki freskler sapasağlam günümüze kadar korunarak gelmişler. Aynı zamanda bir de minare eklenmiş. 1. Balkan harbi sonrasında minare yıkılarak yeniden kiliseye dönüştürülmüş.
Fresk, adını İngilizcedeki taze olan Fresh kelimesinden alıyor. Yazı yapılmış olan alçı veya sıva üzerine yapılan boyamalar, o sıvayla beraber kurur ve yüzyıllarca yıl bozulmadan kalabilir.
Ohrid İncileri
Ohrid gölünün kendine has bazı balıkları var. Aynı zamanda bu göl, çok özel bir şeye daha misafirlik ediyor; Ohrid incisi.
İlk olarak bunlar, bildiğimiz İstiridye içindeki incilerden değil. 1924 yılında Rusyadan bir uzman geliyor, bir inceleme yapıyor. Fark ediyor ki buradaki gölün faunası, Baykal gölüyle birebir aynı. Bir kaç testin sonucunda da burada inci üretimine başlıyor. Şu anda Ohridde bu üretim tekniğini bilen yalnızca 2 aile varmış.
Gölün kenarında bulunan istiridye benzeri beyaz bir midye türünden elde edilen sedef kabukların işlenmesi ile sedef hamuru elde ediliyor. Presslendikten hemen sonra kabuklar şekillendiriliyor. Ardından emisyon elde edilmesi gerekiyor.
Ohrid gölünde Plaşica adı verilen, bizdeki hamsiye son derece benzeyen ürkek bir endemik balık türü var. O balığın pullarından elde edilen bir emisyon, sedefin üzerine katman olarak uygulanıyor. Örneğin 8 milim bir incide 8 katman, 10 milim incide 10 katman bu emisyon uygulanıyor.
Beyaz, pembe ve siyah renkleri mevcuttur. Beyazda herhangi bir katkı maddesi yokken pembe ve siyah için pigment katılması gerekir.
1964’te Tito’nun Kraliçe Elizabeth’e inci hediye etmesi üzerine Ohrid incisi oldukça popüler hale gelmiştir.
Ali Paşa Camii
Ohrid’de inci alışverişini tamamladıktan sonra, uzunca çarşısında gezmeye başladım. Henüz daha yeni yeni vakit namazlarına başlamış birinin en temel ilk problemi namaz vakti, ikinci temel problemi şadırvan 😅 Balkanlarda genel itibariyle camiler namaz vakitlerinde açılıp ardından kapatılıyormuş. Buna ek olarak biz turistik maksatlı gittiğimiz için, çoğu cami turistik. Bu camilerde de girişe kırmızı bir şerit çekilmiş. Ben, bu şeridin “ötesine geçmeyin” gibi bir anlam taşıdığını düşünüp hep şerit arkasında kaldım. Saygısızlık ettiğimizi düşünmelerini hiç bir zaman istemedim. Bir de çoğu cami çeşitli dönemlerde farklı inanıştaki toplumların eline geçtiği için şadırvanları vs. hep yıkılmış.
Ohrid çarşısında gezerken, oldukça güzel bahçeli bir camiye denk geldim. Tam bahçesinde şadırvan vardı. Peçete vs. soracakken, bir baktım ki havlu konmuş. Havluyla kurulanıp ardından havluyu bir çamaşır sepeti var, oraya atıyorsunuz. Böylece muazzam pratik şekilde abdestinizi alabiliyorsunuz. Ben bu sisteme bayıldım 😍
Videoda hatırlayamadığım, camide imamın okuduklarının dışarıda kalan cemaate tekrar edilen kısma Mükebbire deniyormuş. Artık hiç unutmam 😅
Anladığım kadarıyla burada camiler, insanların sosyalleşmeleri adına da oldukça önemli. Bahçesinde insanlar oturup sohbet ediyor, çocuklarını getiriyorlar. Bazı camilerin bahçelerinde sandalye ve masalar var, insanlar burada laptopta çalışmalarını sürdürürken bir yandan sohbet ediyorlar.
Hiç kimse, hiç kimseye karışmıyor. Ancak herkes caminin bahçesinde nasıl davranması gerektiğini biliyor. Herkes kılıf kıyafetine özen gösteriyor. Rehberimize bu durumu sorduğumuzda, özellikle dini görüşleri nedeniyle çok fazla zulüm gören insan olduğu için inançlarına çok daha sıkı sıkıya bağlanmayı tercih ettiklerini söylüyor. İnsanlar oruç tuttukları için öldürülmüş, işkencelere maruz kalmış ancak dinini terk etmemiş. Öylesine duygulandım ki…
4. Gün : Manastır – Ohrid
Manastır
Manastır, Üsküpten sonra 2. büyük şehir. Yaklaşık 90.000 kadar nüfusu bulunmakta. Burası Osmanlı’nın gıda ambarı. Verimli bir ova olması nedeniyle hala daha tarımsal pek çok ürün bu civarda üretilmekte. Aynı zamanda Ohrid ile beraber Elveda Rumeli’nin çekildiği yer.
- Murat Manastırı fethettiğinde 104 tane kilise görüyor. Ardından da bu şehre “manastır” adını veriyor.
Osmanlıda 17. yüzyıl ile beraber yeniçerilik sistemi bozuluyor. Bozulması nedeniyle de savaşlar kaybedilmeye başlanıyor. Ekonomi gittikçe kötüye gitmeye başlıyor. Yeniçerilik sisteminin bozulmasının temel sebeplerinden biri de; sistemin kendi içerisinde yozlaşmaya başlaması. Özellikle başlangıçta verilen ufak-tefek tavizler, genel itibariyle yeniçeri ocağında bir ayaklanmaya sebep oluyor.
Başlangıçta yeniçerilerin evlenmesi tamamen yasak. Sonradan belli bir yaşa gelmiş olan yeniçerilerin evlenmesine izin veriliyor. Bu sefer genç yeniçeriler de evlenmek istiyor. Bunun yanı sıra kışlada kalmamaya, ticaretle uğraşmaya da başlıyorlar. Çeşitli kaleleri tespit eden yeniçeriler, buralara yerleşerek halktan vergiler toplamaya başlıyor. Bu da halkın isyan etmesine neden oluyor.
Modernize olan Rus ordusuyla, 7.000 kişilik tüfekli piyade birliğiyle 200.000 kişilik Osmanlı ordusunu yeniyor.
Bu bilgi İstanbul’a ulaştığında Osmanlı artık bazı konularda geri kalmaya başladığını anlıyor ve bu sebeple askeri düzeni yenilemeye karar veriyor. Yeniçeriler bu yenileme çabalarını “Gavuru matematikle mi yeneceğiz” diye dalga geçiliyor. Manastır, Osmanlı için oldukça önemli. Selanikteki subaylar ve okumuş kesim gidişattan rahatsız ve “ne yapabiliriz de kurtarabiliriz” diye düşünüyorlar.
Manastır Askeri İdadisi
Gidişat bu kadar kötü giderken, eğitimli askerlerin yetişebileceği bir okula ihtiyaç duyuluyor. Manastır Askeri İdadisi, balkan savaşına kadar lise olarak, balkan savaşında ise kışla olarak kullanılmış. Daha sonra Yüksek Askeri Okul olarak kullanılmış. Günümüzde ise müze olarak faaliyetini sürdürmekte. Bu sebeple buradan çıkacak olan eğitimli askerler, çok önemli mertebelerde görevlendiriliyor.
Okul, merkez bir caddenin sonunda yer alıyor. Son derece güzel bir bölgede yer aldığını söyleyebilirim. Okulun içerisinde Atatürk için hazırlanmış özel bir oda var. Burada çeşitli madalyonlar, kıyafetler vs. var. Diğer odalarda ise geleneksel kıyafetlerin yer aldığı bir kaç oda, sanatsal tabloların yer aldığı da bir koridor var.
Okulun arka kısmına açılan bahçede çeşitli kalıntılar var. Şu anda hem bir güzel sanatlar lisesi gibi kullanılırken, bir yandan da restorasyonla beraber müze gibi kullanılıyor.
Bazı yerlerin manevi hissiyatı çok başka oluyor. Özellikle Yalova gezisinde Atatürk’ün kullandığı yalıyı gezme şansım olmuştu. Orada birebir kullandığı eşyaları, dönemin ruhuyla beraber hissetmek çok mümkündü. Ancak bu müzede çoğu şey sonradan aslına uygun olarak yeniden düzenlenmiş. Bu sebeple de beklediğimden biraz daha az manevi olarak etkilendim diyebilirim. Tabii ki bina son derece önemli, sadece şu anda tam olarak bizdeki karşılığının hakkını burada veremediklerini düşünüyorum. Özellikle bazı kapıların ardından resim fırçaları çıkması ve ortamda yoğun bir boya kokusu olması bunda etkili sanırım.
Resneli Niyazi Bey Köşkü
Manastır Askeri İdadisi’nden Mustafa Kemal Atatürk ile beraber Resneli Niyazi Bey de mezun olur. Tüm zengin imkanlarını elinin tersiyle iter ve askeri lisede okur. Arnavut kökenli zengin bir ailesi vardır. Ancak kendisi ardından Osmanlıya isyan eder ve dağa çıkar. Dağa çıktığında ona belediye başkanı, muhtarlar vs. eşlik eder. Günler geçtikçe arkasında on binlerce destekçisi olur. Bu isyan Ohrid’e kadar ilerler. Orada da bir subay cephaneliği alıp isyana başlar. İsyanlar olup biterken, sürekli olarak İstanbul’a Abdulhamit’e telgraflar çekilir ve meclisi açması gerektiği konusunda baskılar yapılır. Sonrasında gelişmeler sonucu Abdulhamit 2. Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalır.
“Hiç yoluna gitti Niyazi” deyimi aslında tam da buradan gelmekte. Zira koskoca Osmanlıyı karşısına almış, Padişaha baskılar kurmuş olan Niyazi Bey; bir sokak kavgasında araya girerek ölüyor.
Resne, tam Manastır yolu üzerinde olduğu için burada durarak kısa bir fotoğraf molası verdik. Ardından da tekrardan Ohrid’e dönmek üzere yola çıktık.
Tur programına ilave olarak Ohrid’de konuştuğuzun St. Naum’un kilisesi turunu da grupça kabul ettik. Resneden St. Naum’a doğru yola çıktık 😇
St. Naum Manastırı
Manastır, Ohrid’e ilk gittiğimizde rehberimizin tarif ettiği St. Naum’un naaşını olduğu yerin ta kendisi. Manastırdan epey bir dağ tırmandıktan sonra buraya varıyoruz. Bahçesi gerçekten çok güzel.

Bahçesindeki su, oldukça berrak şekilde akmakta. Bunun temel sebebi yüzyıllarca yıl boyunca Ohrid gölüne akan suyun alttan doğal olarak damıtılması sonucunda damla damla biriken su toplanarak buradan akmakta.
Bahçesinden su sesleri eşliğinde devam ediyoruz. Hafif bir rampadan yukarıya çıktığımızda St. Naum Kilisesi bizleri karşılıyor. Burada da çok fazla tavuskuşu görüyoruz. Bizi görür görmez birbirlerine haber vermek için epey bir bağırıyorlar. Korkutsalar da, oldukça güzellerdi bir şey diyemedik 😅

Meryem Ana
Hz. Meryem’in babası İmran, annesi ise Hanne’dir. Kur’an-ı Kerim’de de (Âl-i İmrân) iffetli ve saygın bir soy olarak nitelendirilir. 60 yaşına geldiklerinde çocukları henüz olmamıştır. Fazlaca dua ederler, çocukları olması halinde onu manastıra vereceklerini söylerler. Ardından bir mucize olur ve Hz. Cebrail belirir. İmran’ın eşini yanağından öpmesini söyler ve deneni yaptıktan sonra Hanne hamile kalır. Böylece Hz. Meryem doğar.
Hz. Meryem, söz verdikleri gibi dini bir eğitim almak üzere manastıra verilir. Ancak küçük yaşlarda farklılığı belli olmaya başlar. Çevresindeki herkese iyilikler yapar, elinde ne var ne yok açlara verir ancak kendisi de aç kalmaz. Bir zaman sonra melekler onu doyurmaya başlar. Herkes farkındadır Hz. Meryem kutsaldır. Derler ki her kim ki dul olup 40 yaşından büyük olup, bastonla içeriye girecek ve bastonu çiçek açacak. O kişi Hz. Meryem’in kocası olacak. Hz. Yusuf’un bastonu çiçek açar ve o eşi seçilir. Ardından hikaye incile bağlanır.
Hristiyan dünyasında özellikle de Hz. İsa’nın ölümünden sonra ortaya binlerce İncil çıkmış. Bu İnciller arasından elemeyi ise Türkiye’de yapılan konsülde yapmışlar. Bu kilisenin içerisine girdiğinizde, Hz. Meryem’in hayatının anlatıldığı freskleri de görebiliyorsunuz. Bilgeliği temsil eden tavuskuşu Hristiyanlıkta da Meryem Ana’yı tasvir etmektedir.
İncil, Meryem Ana’nın hamile kalmasıyla başlar. Cebrail Melek Hz. Meryem’e müjdeyi verir, ardından Hz. İsa doğar ve devamında Hz. İsa’nın hayatı anlatılmaya başlanır.
Genel itibariyle Efes’te yer alan Meryem Ana Kilisesi ardından manevi anlamda en yoğun hissettiğim 2. yer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hristiyanlığın kirilce olarak balkanlara yayılmasında son derece büyük önem arz eden biri Aziz Naum’u ziyaret etmek, doğal güzellikleri görmek ve Ohrid’i bir de karşı yakadan keşfetmek için çok güzel bir durak diyebilirim.
Aynı zamanda gölden çıkan taze balıkları da deneyebileceğiniz bir restoranı da içerisinde barındırıyor. Hediyelik eşya satan yerler de mevcut.
Ohrid’e dönüş
En başta da belirttiğim gibi; eğer çok sıkışık bir program almazsanız, her yere rahat rahat zamanınız yetiyor. Boş zamanlarınızda beğendiğiniz şehirleri gezmek veya ilave turlar yapma imkanına sahip olmak gerçekten büyük lüks.
St. Naum ilave bir turdu, aynı şekilde Ohrid’in tekne turu da ilave tur olarak karşımıza çıktı ve grupça kabul ettik 😄
Tekne turunun yaklaşık 25 dakikalık bir videosu var ancak Sinop tekne turunda arkadaki müzik nedeniyle ihlal bildirildiği için, bunda da aynı riski almamak adına bir kısmını ekleyebiliyorum 😅
Aziz John Kilisesi
Videonun belli bir kısmında da gözüken tepedeki kiliseye gitmek için tekneden iner inmez hemen hareket geçtim 😄Sahilde indikten sonra yukarıya çıkış için iki yolunuz var; ya şehir merkezinden yukarıya doğru patika bir yol var oradan çıkıyorsunuz. Ya da hemen sahil yolunda tahtadan yapılmış bir patika var. Oradan patikayı devam edip, bitiminde merdivenlerden kiliseye çıkıyorsunuz. Ben aşağıya fotoğraflarını bırakıyorum, siz hangi yolu seçtiğimi az buçuk kestirebilirsiniz 😂
Yukarıya çıkıldığında, tüm Ohrid nehri gerçekten ayaklarınızın altında, muhteşem 😍 Bir kaç öğrenci grubu vardı içeride, epey bir saygı gösterisinde bulunup devam ettiler kiliseye. O zaman daha da mühim olduğunu anladım. Bahçesinde fotoğraflama, soluklanma derken zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım bile 😇Buradan son hotelimize geçerek, günü bitirmiş oluyoruz.
5. Gün Tetova ( Kalkandelen ) – Üsküp
Ohrid turumuzu 2 güne yayarak güzelce yaptıktan sonra, sıradaki durağımız Üsküp için yola çıkıyoruz. Ancak yolumuzun üzerine Tiran’daki caminin çok daha fazla işlemeli hali olan Alaca Camii var. Bu yüzden de yolu biraz uzatıp önce Tetova ( Kalkandelen ) ilçesine uğruyoruz.
Alaca Camii Kalkandelen
Şimdiye kadar gezdiğimiz neredeyse tüm camiler ya şehrin ileri gelen ailelerinin çocukları tarafından, ya padişahlar ya paşalarından tarafından yaptırılmış. Ancak Alaca Camii’nin görüntüsü kadar hikayesi de bambaşka. Bu cami Hurşide ve Mensure Hanım yani iki kız kardeş tarafından yaptırılıyor.

Cami avlusunda sekiz köşeli, kalem işi süslemelerle bezeli türbe kendilerine aitmiş. Kendi çeyiz paralarını ve mal varlıklarını birleştirip böylesi güzel bir yapıyı ümmete miras bırakmışlar. Osmanlı kadınının estetik anlayışını burada en ince ayrıntısına kadar görebilmek mümkün.
30 Bin yumurtanın sırrı
Caminin duvarları rengaren motiflerle dolu. Yüzlerce yıl boyunca balkan soğuğu yemiş, kavurucu sıcaklar görmüş ancak hala daha ilk günkü şıklığıyla karşımızda.
Rivayete göre bu motifler yapılmadan önce, boyaların harcı hazırlanırken 30.000 ‘ e yakın yumurta akı da bu harca katılmış. Ahşap – taş ayrımı gibi, camilerde “bu cami ebediyete kadar aynı güzellikte kalsın” diye düşünülmüş.
Pena Nehri’nin hemen yanındaki bu caminin avlusuna oturup soluklanmak isterseniz, yolunuzu mutlaka Kalkandelen’e düşürün derim. Dış kısmında çok büyük bir park var, insanlar burada oturup hem soluklanıp hem camiyi izleme şansına sahipler. Ben çok ama çok beğendim. Rehberimiz de zaten çok sevildiğini söylemişti. Gerçekten muazzam bir yapı 😇
Matka kanyonu
Ardından Üsküp’e geçmeden evvelinde, Matka Kanyonu turuna dahil oluyoruz. Burada da tekne turu yapmak istiyoruz.
Otoparkların olduğu yerde otobüsümüz bizi bırakıyor ve yürümeye başlıyoruz. Başlangıçta hafif akan bir ırmak görünüyor. Yola devam ettiğimizde kocaman bir baraj bizi karşılıyor. Burası elektrik üretimi için kurulmuş bir barajmış. 1930’lu yıllarda kurulan bu baraj, beraberinde de Matka isimli gölün oluşmasını sağlamış. Son derece berrak suyu olan, harika manzaralı bir göl burası.
Normalde tekne turlarında küçük mağaralara da giriliyormuş. Ancak bir turistin bacağını kırmasıyla beraber bizim oraya girişimizin de önü kapanmış oldu. Bir kendini pokemon zannedip kendini camdan atan çocuğu, bir de şu ayağını kıran turisti fazlasıyla merak ediyorum 😂
Şuraya da turumuzun bir kısmını eklemek isterim efem 😇
Aziz Andrew Kilisesi
Hemen tekneye bindiğimiz kısmın az ilerisinde küçük bir kilise var. Zaten tüm cafe, restoranlar vs. bu kilisenin yan kısmına yapılmış. Haçlıların fethettikleri yerleri yakıp yıkması bir yana, Osmanlı fethettiği yerlerdeki dini yapıları oldukça iyi korumuş. Korumaya özen göstermiş. Buna en iyi örnek İstanbul’da bulunan Ayasofya Camii. Bu kilise de balkanlarda zarar görmemiş dini yapılardan biri.
Kilise, Kosova Meydan Muharebesinin yapıldığı yıl olan 1389 ‘ da inşa ettirilmiş. Kral Vukasin’in oğlu, yani meşhur Kral Marko’nun kardeşi tarafından inşa ettirilmiş. İçindeki freskler öyle canlı, öyle gerçekçi ki, o dönemin sanat anlayışını, o inanç dünyasını duvarlarda okuma şansı buluyorsunuz.
Bizim grubun olduğu zaman çok kalabalık bir papaz ve rahibe grubu oralarda gezdiği için fotoğraflama kısmı mümkün olmasa da; eğer Üsküp civarında gidecekseniz buraya da uğramanızı öneririm.
Üsküp
Matka kanyonunda doğayla iç içe güzel bir kafa dinledikten sonra yolumuzu Üsküp’e doğrultuyoruz. Burada Büyük İskender’i göreceğiz. Ancak bu şehir, İskender kadar bir de heykelleriyle meşhur 😅
Özellikle 2010 yılında başlayıp, tüm kenti “kocaman bir şantiye” olmaya zorlayan, 2014 yılında Avrupa başkenti olması süreci. Kuzey Makedonyanın isim tartışmaları nedeniyle Yunanistan ile problem yaşadığını daha öncesinde de yazmıştım. Makedonya, milli kimliğini diğer ülkelere göre biraz daha geç bulmuş. Aslında bunda en temel neden, bulunduğu coğrafya. Bu coğrafya devamlı olarak savaş görmüş. Bu yüzden insanlar konsolide olsa da; devamlı olarak bir bölünmeye ve ayrılmaya gitmek zorunda kalmışlar.
Bu 2014 yılında gelen fırsat ile beraber kendi köklerini o kadim Antik Makedonya Krallığı’na bağlamak, o şanlı tarihten bir pay alma isteklerini epey masraflı olarak dışa vurabildiler. Ancak bu kadar fazla heykelin yapılmış olması, yerel halktan da epey bir tepki görmüş. Çünkü bu heykellerin yapımı esnasında ek vergiler altında epey bir ezilmiş insanlar, yokluk çekmişler. Hatta gelen turistlere “Olduğunuz yerde 5 dakikadan fazla durursanız sizi de heykel sanabilirler dikkat edin” diye uyarıda bulunuyorlar 😂
Büyük İskender
Şehrin meydanında kocaman bir Büyük İskender heykeli bizleri karşılıyor. Eğer sizler de tarih seviyorsanız, Netflix yapımı Büyük İskender Nasıl Büyük Oldu? isimli bir belgesel serisi var. 6 bölümlük. Kesinlikle izlemenizi öneririm. Büyük İskender’e dair pek çok bilgiyi orada bulabilirsiniz.
Şimdi İskender’e biraz yakından bakmakta fayda var. Kendisi sadece bir asker, bir fatih değil aynı zamanda idealleri olan bir hayalperest. Çok fazla okuyan, dönemin gelişmelerine ayak uyduran biri. Aristo’nun rahlei- tedrisinden geçmiş, Homeros’un İlyada’sını yastığının altından ayırmayan bir entelektüel.
İskender’in en büyük ideali ise daima doğu ile batıyı birleştirmek. Pers İmparatorluğu’nu dize getirdiğinde sadece bir toprak parçası almadı. Aynı zamanda yüzlerce yıllık kadim geleneklerin de birbiriyle harmanlanmasını sağlamak istedi.
Kendisi sembollerin, mitolojilerin ve büyük efsanelerin gücünü oldukça iyi biliyordu. O çok sevdiği Mısır’a gitmeden önce, ordusunu tam ters istikamette Gordion düğümünü çözmek üzere terse yönlendirir. Herkesin gözünün önünde tek kılıç hamlesiyle düğümü ikiye böler ve herkese “dünyanın hakimi olduğu” mesajını verir. Ardından Amon tapınağına giderek “Tanrı’nın oğlu” olduğunu keşişler huzurunda halka ilan eder.
Pek çok İslam tarihçisine göre Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Zülkarneyn ile İskender arasında bir bağlantı olabilir. Firdevsi’nin Şehnamesinden, Nizami’nin İskendernamesine kadar pek çok eserde o; adaletli, kararlı, güçlü, karanlıklar ülkesinde ab-ı hayatı arayan efsane komutan olarak anlatılır.

Efendim gün geçmiyor ki Yunanistan bir konuda daha mağduriyet yaşamasın. Makedonya ismini bir türlü kabul etmedikleri gibi, bu heykelin de Büyük İskender olmaması gerektiğini söylemişler. Bunun üzerine resmiyetteki adı “Atlı Savaşçı” olarak geçmeye başlamış. Ancak bu, bildiğimiz Büyük İskender Heykeli 😄

Yine bence son derece güzel düşünülmüş bir diğer yapı. İskender’in doğumundan itibaren tüm evreleri bu çeşmenin etrafında anlatılmış. Annesi hamile, çocukluğu, yetişkinliği ve komutanlığı. Sonuçta Büyük olana kadar, İskender de bir çocuktu 😇

Türk çarşısına doğru giderken, taş köprünün tam ortasında bir namazgah bulunuyor. Askerler, burada nöbet tutarlarmış. Ve bu namazgahlar, balkanlarda nerde olursa olsun kıble yönünü gösterirmiş.
Türk çarşısına doğru ilerlerken, İskender’in atıyla şaha kalkarak baktığı yönün tam hizasında II. Flip’in heykeli vardır. İskender’in babası olan II. Flip, oğluna bakarak selam verir. Hemen alt katında askerler, onun da altında eşiyle beraber tekrar Flip’i görüyoruz. Aslanlar ise kraliyeti temsil ediyorlar.
Merkezi ikiye ayıran bir köprünün bir tarafı Üsküp, diğer tarafı ise “Türk çarşısı” olarak adlandırılıyor. Turumuzun en başından beri, çok fazla Türkle denk gelmiş olsak da; esnaf anlamında Türkleri çok fazla tercih etmedik. Zira burada da maalesef hemşehrilerini üzmek isteyen epey bir Türk esnaf burada hazır bekleyebiliyormuş 😅
Murat Paşa Camii
Rehberimizin anlatımıyla beraber Murat Paşa Camii’ni görüyoruz. Camiye geldiğimiz zaman, cemaatin dışarıya çıktığını gördük. Belki de geldiğimizden beri ilk kez bu kadar aktif bir cami gördük. Bu caminin en temel farkı; Üsküp genelinde cuma hutbeleri Arnavutça okunurken, sadece burada Türkçe okunuyormuş.
Yemekler
Tabi balkanlara gelmişken, buranın öne çıkan yemeklerini denemeden olmaz. Hele hele gelinen bölgenin tatlıları meşhursa 😂
Önce kuru et kısmından bahsedeyim. Osmanlı döneminde ordu sefere çıkacağı sırada buzdolabı vs. gibi imkanlar yok. Bu sebeple ya etler tuzlanıyor, ya da kurutuluyor. Burada da kurutulmuş et oldukça meşhur. Kırmızı etler kulübe gibi bir yapının içerisine asılıyor. Burada altlarına meşe odunu konularak hem tütsülenip hem kurutuluyor. Et, içerisindeki suyu tamamen kaybettiğinde ( ki bu yaklaşık 40 gün kadar sürebiliyormuş ) neredeyse yarı yarıya fire veriyor. Bu işlemlerin ardından paketlenerek satışa sunuluyor. Meşakatli bir işlem olduğu için pahalıya satılıyor. Bizdeki pastırmanın çemensiz hali gibi düşünebilirsiniz. Ancak o isli tadı pek sevemediğim için sadece bir yerde deneyip vazgeçtim.
Üsküp’ün en önemli lezzetlerinden bir diğeri de Acıbadem kurabiyesiymiş. Edirnede de oldukça meşhur ancak rehberimiz buradaki kurabiyelerin arasına kaymak konulduğunu, mutlaka denememiz gerektiğini söyleyince merak edip denedim. Aynı zamanda bir de Trileçe tatlısını denemek istedim. Bunları söyledikten sonra, gofretin arasında kuruyemişlerden hazırlanan harcı koydukları bir tatlı daha vardı. Dayanamadım ondan da söyledim. Acıbadem kurabiyesi gerçekten söylendiği kadar güzeldi. Bir de taze fırından çıkmış, sıcacıktı. Güzelce gömdüm ve kesinlikle sizlere de tavsiye ederim 😄
Balkan Gecesi
Balkan turu kapsamında “olmazsa olmaz” denecek olan bu gece için, Üsküp’ü güzelce gezdikten sonra tekrardan otobüse döndük. Balkan gecesinde yerel danslar, yerel yemekler takdim edildi. Bir noktadan sonra özel isteklerle beraber güzelce kurtlarımızı döktük ancak o videoları tabi ki buraya atamıyorum zira kalabalık bir grup, kimi ister kimi istemez o topa girmeyeyim 😂
Son derece keyifli bir akşamın ardından hotelimize döndük.
6. Gün Belgrad
Belki de Balkanların en çok “Avrupa” olduğunu hissettiğim Sırbistan’a doğru hareket ettik. Gitmeden öncesinde Sırbistan’ın aşırı milliyetçi olduğunu ve Türkleri sevmediklerini düşünüyordum. Hava zaten yağmurlu ve rüzgarlıyken, sınır kapısında tüm otobüsü aşağıya indirip hiç bir şey yapmadan 20 dakika kadar bekletmeleriyle beraber düşüncemi perçinledim. Bir de dönüş yolunda bu yediğim soğuğa istinaden hasta oluşumla hepten çıldırdım 😂
Ancak işin şehir içerisinde gezme safhasına gelindiğinde fark ettim ki onların da bizden farkı yok. Nasıl ki bir kaç farklı düşünce sahibi insan yüzünden tüm şehri öyle görmüyorsak, aynı şekilde bir kaç farklı düşüncede olan insan yüzünden Sırpların bizi sevmediği düşüncesine kapılmamak lazımmış.
İlk olarak Tuna ve Sava nehirlerinin buluşma noktası olan “Kale Megdan” a çıkıyoruz. Ecdad buraya neden Darü’l Cihad demiş, buraya çıktığınızda çok rahat anlıyorsunuz. Burası Avrupa’ya açılmanın, açılırken orduyu dinlendirmenin, ikmalin çok kolay olduğu yer. Burayı aldıktan sonra, buraya bir meydan kurulmuş ve insanlar burada sosyalleşmiş.
Kale meydanda dünya savaşında kullanılmış olan uçakları, tankları ve silahları görebiliyorsunuz. Aynı zamanda Sokullu Mehmet Paşa çeşmesi de yine burada bulunuyor.
Kale meydanı gezdikten sonra serbest zamanda merkezi gezmek istedik. Daha öncesinde Belgrad’a gelen arkadaşım, bize zaten yeme içme rotalarını atmıştı. Önce yemek işini halledip, ardından da Balkanların en büyük Ortodoks kilisesini görmek istedim.
Caddede istisnasız herkes çok mutlu ve güleryüzlüydü. Gençlerin giyim tarzları o kadar sade ve şıktı ki; bizim tam olarak “hangi avrupayı” örnek almaya çalıştığımızı sorguladım 😂
Geçen yıla kadar tüm vatandaşlara toplu ulaşım ücretsizken, bu yıl aynı zamanda turistlere de ücretsiz hale getirilmiş. Google Maps üzerinden gitmek istediğiniz lokasyonları girdiğinizde hangi hat nereye gidiyor hepsi çıkıyor sağolsun. Sırbistan dışında tüm balkan ülkelerinde Türkçe bir şekilde anlaşabiliyorsunuz ancak Sırplar İngilizce dışında anlaşmak istemiyor. İngilizceleri çok iyi bu sebeple siz “tarzanca” bile bir şeyler söyleseniz rahatlıkla anlıyorlar 😄
St. Sava Kilisesi
Balkanların belki de Avrupanın en büyük ortodoks kilisesi olmasıyla ünlü olan bu kilise, gerçekten muazzam bir yapı. Şimdi tarihte biraz geriye gidiyoruz efendim.
16. Yüzyılla beraber yavaş yavaş çökmeye başlayan Osmanlı sisteminin yanı sıra, Rönesans hareketiyle beraber balkanlarda yoğun bir milliyetçilik akımı var. Sırplar da bu coğrafyada o dönemde oldukça fazla isyan ediyor. Takvimler 1594’ü gösterdiğinde, dönemin sadrazamı Koca Sinan Paşa sırpların yaptıkları isyanlara tepki göstermek istiyor. Sırp kilisesi kurucusu olan Aziz Sava’nın kemiklerini Mileşeva Manastırından getirtiyor. Vraçar Tepesinde yaktırıyor.
Bu olay, tüm sırpların aklına kazınıyor. Ve seneler 1935’i gösterdiğinde biraz da iade-i itibar amacıyla tam da o tepede Aziz Sana Kilisesinin temelleri atılıyor. Ancak arada İkinci Dünya Savaşı, bunu takiben Yugoslavya’nın sosyalist dönemi, bir de iç savaşlar derken inşaatı bir türlü bitemiyor.
Sırp halkı bu kilisenin bitimini onur gurur meselesi haline dönüştürünce, 1989 yılında 4 bin tonluk kubbe özel geliştirilen sistemlerle tam 40 günde yerine oturtuluyor. Ve ortaya bu devasa yapı çıkıyor.
Girişi tamamen ücretsiz olan bu yapıda ibadetler devam ediyor. Bu yüzden ziyaret esnasında mümkün mertebe sessiz olmakta fayda var. Zaten girdiğinizde etkilenmemeniz mümkün değil diye düşünüyorum.
Yemekler
Balkanlarda her noktada hemen hemen çok yakın yiyecekler bulabilmeniz mümkün. Burada temel fark bana kalırsa nüfus. Nüfusu yoğun olan yerlerde sirkülasyon fazla olduğundan bence Belgradda bazı şeyler biraz daha lezzetli 😅
Cevapi
Balkanlarda çok fazla Cevapi yiyebileceğiniz mekan mevcut. Balkan gecesinde de benzer bir kaç lezzet denemiştim. Yine sağolsun bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine bu mekanı keşfettik. Çok net söylüyorum; maceraya hiç gerek yok, direk burada gelip en lezzetli halini yiyebilirsiniz 😂 Ayrıca özellikle kaymak istediğinizi belirtirseniz, kaymak da çok yakışıyor. Normalde menüde 10’lu ve 5’li şekilde seçenekleri var. Eğer daha fazla yiyecek deneyecekseniz kesinlikle 5 tanesi yetiyor.
Yanına da Bulgaristanda Шопска салата denen Şopska isterseniz o da çok lezzetli. Bizdeki çoban salatanın peynirli hali gibi düşünebilirsiniz. Belki de balkanlarda yediğim en lezzetli peynirdi diyebilirim ( Tabi Türkiye standartları için yetersiz ancak Balkan turu içerisinde daha iyisini yemedim )
Güzelce burada doyduktan sonra, artık işin “keyif” kısmı için tatlıların olduğu bölüme geçmekte bence problem yoktu 😄
AVM’lerin içindeki dondurmacıları bile oldukça muazzam sunumlar yapabiliyor.
Çok fazla çeşit dondurmaları var. Bir kaç yerde daha denemiştim. Aroma olarak bizdekine çok yakın, sadece burada çeşitlerin tamamı gerçekten o meyveyi yiyormuşsunuz hissiyatı veriyor.
Belgrad tarafında 2 adet cadde var. Biri turistlerin çok uğrak olduğu, devamlı olarak canlı müziğin olduğu cadde. Bir de bu caddenin herhangi bir ara sokağından girerek yan tarafa geçtiğiniz, özellikle cafe ve oturmalık yerlerin olduğu görece daha sakin bir sokağa çıkıyorsunuz. Orada rahatlıkla türlü tatlılarını deneyebilirsiniz. Eğer sadece çay isterseniz, bir fincanda çok açık bir çay getiriliyor. Eğer Turkish tea derseniz şöyle güzel sunumla büyük bir çay gönderiyorlar 😂
Bu arada çayı açık ara Balkan turu kapsamında içtiğim diğer çaylardan çok daha çaya benziyordu. Çaydanlık da çok ağır ama sıcak tutmaya oldukça yarayan bir çaydanlıktı 😇
Bunun yanına da krep tatlıları meşhurmuş, ondan sipariş etmek istedim. Ancak göz doymayınca, bir tane tatlı daha söylemek istedik. Adam gözlerini açarak “But it’s too big” deyince ikna olup tek tatlı söyledik. İyi ki tek söylemişiz. Zira gelen tatlı 4 kişilik, çoğunu paket yaptırıp hotele götürmek zorunda kaldık. Orada ikram ettik 😅
Eğer Belgradda canınız tatlı çekmişse, kesinlikle bu tek başına yeterli olacaktır. Tadı, bizdeki Wafflelara çok benziyor olsa da; iç kısmı tamamen meyve dolu. Zaten bunu yedikten sonra kaloriyi yakmak için tüm gece deli danalar gibi şehri gezmeniz gerekiyor 😂
Bu mekanda tatlıyı denedikten sonra akşam saatlerine doğru yürüyerek hotele geçiliyor. Belgrad’ın gecesi 12’den sonra başlıyormuş. Ancak biz sabahında Sarajevoya yolcu olduğumuz için o kadar kalamıyoruz 😇
Belgrad, Balkan turu boyunca en sevdiğim 1. veya 2. şehir oldu diyebilirim. Çünkü burada gerçekten Avrupai bir kumaş var. Aynı zamanda insanlar Türkler hakkında kötü düşüncelere sahip değiller ( Mutlaka vardır ancak ben denk gelmedim ) ve çok güler yüzlüler. Belki de en çok sevdiğim şey istisnasız herkes ama herkes çok mutlu. Henüz lisede olduğunu tahmin ettiğim gençler de çok neşeliler, orta yaşlılar da, yaşlılar da.
Bu bölgede çalışma şartları çok sıkı denetlendiği için, insanlar mesai saatlerine son derece dikkat ediyor. Aynı zamanda asgari ücretle çalışma oranı çok düşük. Herkesin geliri ortalamanın üzerinde olduğu için ekonomik anlamda çok büyük endişeleri yok. Kimsede abartılı kıyafetler görmedim, herkes çok sadece ama çok şık giyiniyor.
Bir diğer dikkatimi çeken ise; gerçekten burada insanlar eğlenmeyi biliyor. Eğlenmekten kastım; biri müzik açıyor, diğer insanlar etrafında ona eşlik ediyor. Hatta mikrofonu alıp karaoke yaparak oradaki ses sanatçısına destek olanlar da var. Mekanlarda insanlar erkekli veya kızlı gruplar halinde gelseler de, sadece kendi aralarında eğleniyorlar. Asla başka bir gruba salça olmak, gecenin sonunda aşırı kaçırıp birilerine dalaşmak yok. Mutlu ve huzurlu insanları görmek gerçekten çok iyi geldi. Binaları çok eski ancak bir o kadar modern. Ohrid yeşilliğiyle benim başımı döndürmüştü, Belgrad ise Avrupai tarzıyla benim başımı döndürdü.
Burada Ohriddeki gibi 2 gece kalmayı çok isterdim. Ancak sırada henüz keşfetmediğimiz başka şehirler vardı 😇
7. Gün Saraybosna
Artık yavaş yavaş son duraklara doğru geliyoruz. Henüz savaşın üzerinden çok uzun yıllar geçmeyen Bosna Hersek’e geliyoruz. Burada Saraybosnayı gezmek için güzelce bir zamanımız var.
Saraybosna, savaşın izlerinin günlük hayata karıştığı bir yer. Bu derin yaralar, şarkılarda bile işleniyor. Temaları hep bu savaş ve yarım kalan hikayeler hakkında. Ancak insanlar burada bu acıyla yaşamayı bir şekilde öğrenmişler. Nereye adım atarsanız atın, o günlerden iz bulmakta hiç zorlanmıyorsunuz.
Sebil
18. Yüzyılda şehre temiz su getirilmesinin anısına yapılan sebil. Tam merkezde yer alan su sebilinden su içebiliyorsunuz. ( Lakin pek gerek yok 😅 ) Rivayete göre eğer bu çeşmeden su içerseniz Sarajevoya tekrardan geliyormuşsunuz.
Gazi Hüsrev Bey Camii
Sene 1530-1532… Bu muazzam eser, dönemin efsanevi devlet adamı Gazi Hüsrev Bey tarafından yaptırılmıştır. Kendisi sadece bir asker değil, aynı zamanda büyük bir vakıf insanıdır. Caminin mimarı ise yine o dönem Osmanlı mimarisinin zirvesini temsil eden, Mimar Sinan’ın talebelerinden biri veya muhtemelen bizzat Koca Sinan’ın nezaretinde tasarlanmış bir yapıttır.
Bu caminin bir diğer ve önemli özelliği 1898 yılında dünyada elektrikle aydınlatılan ilk cami olması.
Hemen biraz önce bir sebil görmüştük. İlk olarak temiz su, bu cami avlusuna geliyor. Burada insanlar rahatla abdest alabilsinler diye kullanıma sunulacak. Ancak gelin görün ki o dönemde suya ulaşmak oldukça mühim bir mesele ve epey de zahmetli. Bunun üzerine bir de çeşme yapılıyor, ancak gayrimüslim teba camiye girerken sıkılır diye caminin hemen dışına yapılıyor. Şu hoşgörü, şu anlayış ve insana insan olduğu için gösterilen saygı… ❤️
Bir rivaye göre çeşmelerin birinden ( sağ veya sol çok fazla yorum var bu konuda 😂) su içtiğinizde Sarajevoya tekrar geliyormuşsunuz, bir diğer çeşmeden içtiğinizde ise Sarajevolu biriyle evleniyormuşsunuz 😄
Morića Han (Moriç Han)
Şehrin ilk hanlarından birine doğru ilerliyoruz. Balkan turu esnasında genel olarak uygulanan han kurallarına burada da rastlıyoruz. Giriş katında tüccarların atlarını bıraktıkları aynı zamanda alışveriş yaptıkları bölümmüş. Üst katta ise konaklamaları sağlanıyormuş. Burada tüccarlar 3 gün boyunca tamamen ücretsiz olarak konaklıyormuş. 3 günün sonunda ise çevredeki başka hanlara yönlendiriliyormuş. Bazı hanlar, 3. günden sonra ücretli olarak konaklamalarına izin verirken bazı hanlar ise çevredeki onlarca handan birine yönlendiriyormuş.
Günümüzde burası bir Vakfa ait olarak işletilmeye devam ediyormuş. Üst katta çeşitli ofisler, alt katta ise Divan isimli bir cafe var. O dönemde divan problemlerin görüşülüp tartışıldığı ve sonuca bağlandığı yermiş. Bu sebeple mekanın tasarımı da buna çok uygun şekilde hazırlanmış.
Divan ve Türk kahvesi
Hemen alt kısımdaki Divan isimli mekanın Türk kahvesini çok methettikleri için orada denemek istedim. Burada kahvenin özelliği; kulpsuz bardaklarda servis edilmesi. Ayrıca bardakların dibinde ay yıldız mevcut. Siz elinizle bardağı aldığınızda eliniz bir hilal şekli almış oluyor. Aynı zamanda kahveyi bitirdiğinizde dibinde ay yıldızı görmüş oluyorsunuz. Sırplar özellikle bundan pek hazetmiyormuş 😄Kahve cezvede geliyor, siz dolduruyorsunuz. Ortalama 2 bardaklık çıkıyor, bir de lokum ve şeker gönderiyorlar. Lezzetliydi 😇


Saraybosna Gülleri
İnsanlar savaş gerçeğini hiç bir zaman unutmamışlar. Unutmamak da istiyorlar, bu onlara ayrı bir motivasyon sağlıyor. Şehrin dışından devamlı olarak bir bomba atışı var. Bombaların atıldığı yerlerde derin izler, çökükler oluşuyor. Bunlar tamir edilirken, bunların izlerini belli edecek şekilde boyanıyorlar. Günümüzde bu alanlara “Saraybosna gülleri” adını vermişler.
Bir de gülleri gördüğünüz yerde mutlaka bir de duvarda asılı tabela oluyor. Bu tabelalarda da orada ölmüş olan kişilerin isimleri yazılıyor. Sadece Türk değil, Sırp, Hırvat, Macar pek çok masum sivil burada hayatını kaybetmiş.
Sönmeyen Ateş
2. Dünya savaşında Bosna Hersek’in kurtuluşu için can verenler için yakılan bir ateş var. “Sönmeyen Ateş” diyoruz ama buranın çok hüzünlü bir hatırası daha var. 1990’lardaki o meşhur ve meşum Saraybosna kuşatması sırasında, şehirde gaz kesildiği için bu ateş maalesef sönmek zorunda kalmış.
Anıtta tam olarak şöyle yazmakta;
Şanlı Yugoslav Ordusu’nun Bosna-Hersek, Hırvat, Karadağ ve Sırp tugaylarının cesareti ve ortaklaşa döktükleri kanla; Saraybosnalı Sırp, Müslüman ve Hırvat vatanseverlerin ortak çabaları ve fedakarlıklarıyla, 6 Nisan 1945’te Bosna-Hersek Halk Cumhuriyeti’nin başkenti Saraybosna özgürlüğüne kavuşmuştur.
Saraybosna’nın ve vatanımızın kurtuluşu için can veren kahramanlara sonsuz şan ve minnetle… Kurtuluşun birinci yıldönümünde – Minnettar Saraybosna.
Pazaryeri
Kuşatmanın belki de en kanlı olduğu gün. Kuşatma nedeniyle insanlar dışarıya çıkamıyorlar. Zira Saray Bosnanın korunmasını sağlayan o dağlar, bir noktada en büyük tehditi oluşturmaya başlıyor. Sırp keskin nişancılar dağlardan devamlı olarak atışlar yapıyorlar. Sokakta birini gördüklerinde özellikle bacağından vuruyorlar. Yardıma birileri geldiği zaman, topluca tarıyorlar.
Böyle bir atmosferde, insanlar yaşamlarını idame ettirmek zorundalar. Bu yüzden de pazar günleri burada toplanarak takas usulü ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorlar. Zira buraya neredeyse tam 4 yıl hiç bir ikmal yapılamıyor. Yine de mücadeleyi bırakmıyorlar.
Bir pazar günü, buraya bir havan mermisi atılıyor. Ve yüzlerce insan burada hayatını kaybediyor. Etrafındaki diğer binaların hiç bir şekilde hasar almaması “acaba içeriden mi böyle bir girişim oldu” iddialarını gündeme getirse de, bu olay sonrasında ateşkes ilan edilip savaş son buluyor.
Bu sokağa hemen dönüşte yer alıyor sönmeyen ateş. İşte o ateş, bu kanlı günlerin bir daha yaşanmaması için bir feryattır aslında. İnsan buralarda gezerken hala daha o günlerin izlerini gördükçe, üzülmekten kendini alamıyor.
Yemekler
Bosna Hersek’e gelmişken, Boşnak böreği yemeden olmaz efendim. Boşnak böreğinin marifeti; hamurunun ince ince açılmasındaymış. Bir avuç hamurdan kocaman siniyi kaplayacak kadar büyük bir hamur elde edilirmiş. Zar gibi bir hamur.
Boşnak böreği
Açık konuşacağım; benim beklentim çok daha iyi bir börek yiyeceğim yönündeydi. Ancak ben maalesef pek beğenemedim. İçindeki harcı, Türkiye’de alıştığım o kıymalı soğanlı gibi bir harç değildi. Sanıyorum içerisine biraz bulgur vs. konmuş. Bu sebeple pek sevemedim.
Cevapi
Krempita
Son olarak…
Yıllardır devamlı olarak düşündüğüm, bir türlü cesaret edemediğim bir rüyaydı benim için Balkan turu. Gezim esnasında bazen hala daha inanamayıp “ben şu an balkanlardayım” diye kendi kendimi yokladığım zamanlar da yaşadım 😅 Oldukça dolu dolu bir tur oldu benim için. Özellikle donanımlı rehberlerimiz eşliğinde Osmanlı – Balkanlar ilişkisini kurabildik. Aynı zamanda çok sıkışık bir program olmadığı için, şehirlerin sokaklarında kaybolma şansı da bulundu. Bence bir şehri iyice tanımak istiyorsanız, sokaklarında kaybolmanız şart. O yerel kahvesinde oturup, yaşlılarla sohbet etmek şart. Hiç yüzüne dahi bakılmayan yerlerde öylesine hazineler bulunuyor ki… 😇
Gezmek, gezerken aynı zamanda görmek insanı mental olarak oldukça rahatlatan şeyler. Bunun yanında doğduğum bölgeyle doğrudan ilgili olan bu toprakları görmek, cami ve kiliselerin havasını tenefüs etmek, kültürlerin iç içe geçtiği bu yörelerde 1 hafta da olsa yaşamış olmak çok çok güzeldi. Genelde yurtdışında çok gezen insanlarla konuşmalarda “ilk sefer çok panik oldum, sonra alıştım” minvalinde cümleler geçer. Tam olarak öyleymiş. Şu saatten sonra kampanya dönemlerinde sürekli yurtdışı biletleri bakmaya başlayacağım. Eğer aklınızda ertelediğiniz bir plan olarak buralar varsa, kesinlikle görmenizi öneririm.
Detayları mümkün mertebe atlamamaya ama sıkmadan da bir özet hazırlamak istedim. Umuyorum ki beğenmişsinizdir. Okuduğunuz için teşekkür ederim, siz de gitmek istediğiniz kişiye bu yazıyı gönderebilirsiniz 😇
Balkan turu hangi tur firması ile gidilir?
Türkiye’de pek çok farklı acente olmasına rağmen, aslında hepsi balkanlarda tek yetkili acentenin bayiliğini yapıyorlar. Bu yüzden %99 tur programı hepsinde aynı. Fiyat olarak bütçenize en uygun tur firmasını tercih etmeniz, hiç bir fark göstermez 😇
Balkan turu kapsamın 5 ülke mi 6 ülke mi?
Bazı tur firmaları, Kosovayı 6. ülke olarak ekliyorlar. Haklı olarak insanlar “1 fazla ülke görmüş olalım” diyerek o turları tercih etmekte.
Ancak Sırbistan ile Kosova arasında bir gerginlik var. Bu sebeple de gümrükte bazen problem yaşatıldığını duydum.
Ayrıca genelde Belgraddan Kosovaya geçiş oluyor. Bu da yaklaşık ilaveten 6 saat git 6 saat gel 12 saatlik bir ek otobüs yolculuğu demek. Zaten tur boyunca düzenli olarak otobüs yolculuğu yapıyorsunuz. Bu yüzden Kosovada gezilecek pek bir yer olmadığından, turunuzda oranın olmaması diğer 5 ülkeyi çok daha rahat gezebileceğiniz bir programı size sunuyor.
Balkanlarda Euro ile mi yoksa kredi kartıyla mı alışveriş yapmak mantıklı?
Çoğu yerde kredi kartı geçiyor. Ancak örneğin Üsküpte bırakın kart geçmesini, Euro dahi kabul ettiremiyorsunuz. Mutlaka Makedon dinarı yaptırmanız gerekiyor.
Döviz bürolarında daima Euroyu dilediğiniz birime çevirebilirsiniz. Bu sebeple yanınızda bir miktar Euro bulunmasında fayda var. Harcama alışkanlıklarınıza göre ihtiyaçlar değişebilir ancak bence kişi başı 200-250€ civarı bir tutar fazlasıyla yetecektir. Yetmediği noktalarda kredi kartı kullanabilirsiniz. Direk olarak TL karşılığı ile ekstrenizde görüyorsunuz. Kur farkları çok çok cüzi.
Otobüs yolculukları zor olmadı mı?
Otobüs yolculukları çok uzun sürüyor. Eğer otobüste rahat etmek isterseniz yanınızda bir terlik, bir de boyun destekli yastık iş görecektir. Bazen 6 saat yolculuk yapmak zorunda kalabiliyorsunuz.
Avrupada çalışma saatleri son derece net çizgilerle belirlendiği için, şoförün mola verme zorunluluğu var. Bu sebeple yolculuğu kesintisiz yapmıyorsunuz. Aralarda tuvalet ihtiyacı için vs. durup yarım saat kadar mola veriliyor. Otobüslerde su olmuyor, mutlaka yanınızda taşımalısınız.
Yabancı dilim hiç yok ne yapabilirim?
Hiç ama hiç yabancı diliniz yoksa bile Sırbistan hariç diğer ülkelerin neredeyse tamamın bir şekilde anlaşmanız mümkün. Sırbistanda bazı mekanlarda garsonlar Türkçe anlasa da, anlamamış gibi yapıyorlar. Orada da eğer hiç ama hiç anlayamadıysanız yapay zekanın nimetlerinden faydalanıp anlık çeviri ile işlerinizi hallettirebilirsiniz. Grubumuzdaki yaşlıların çoğu öyle yapmış, bize sonradan söylediler 😅






























































































































































































































































Bir yanıt yazın